Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Sıkıntılı bir direniş hikayesi



Toplam oy: 491
Herta Müller // Çev. Mustafa Tüzel
Siren Yayınları
Herta Müller, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım'da etik/ahlak normlarının sahteliğini/yapmacıklığını kurcalarken, tek amacı "delirmemek" olan insanların yaşamlarından kesitler sunuyor.

Aşk, bir imkanlılık, bir kendini icat etme hali olarak, bize diğerinin karanlığı ile kendi karanlığımızın kucaklaştığı noktada, karanlığın kontrolümüz dışında başka hallere dönüştüğünü gösteriyor. Bir evin, sokağın, okulun, marketin, karakolun, kentlerin ve denizlerin iç yasasını tahammül edilir kılan yek sarhoşluk hali... Ancak bu teslimiyet her zaman ihtiyaç duyulan huzuru mümkün kılmıyor.

 

Yenilikçi ve seçkin dil anlayışıyla eşsiz metinler yaratan Herta Müller, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım adlı kitabında, yabancılaşma, aidiyet ve yurt kavramlarını, diğer metinlerinde olduğu gibi, yine öz yaşam hikayesinin izlerine tanıklık edebileceğimiz bir kurguyla sergiliyor.

 

Keşke Bugün Kendimle Hiç Karşılaşmasaydım, Müller’in Rumen gizli servisi Securitate’yle yaşadığı sıkıntılı direniş hikayesini temize çeken bu başlıkla derdini açık ediyor. Romanın protagonisti de olan anlatıcı, ev, cadde, kent ve bir tramvay yolculuğu ile ayakta tutmaya çalıştığı hayatının filmini çekiyor adeta. Kocası Paul, arkadaşı Lilli, tramvay vatmanı, tramvaydaki evrak çantalı adam, anlatıcının eski kocası ve onun ailesi, binbaşı Albu, anlatıcıya kim olduğunu tekrarlayarak hatırlatan bir işbirliği içerisindeler. Her birinin yaşama dair soruları ve bu sorulara buldukları cevapları var. Metin ise bu sorulara bulunan yanıtlar kararları etkilerken biçimleniyor. Anlatıcı her gün aynı saatte binbaşı Albu tarafından sorgulanıyor ve bu aynı zamanda yaşadığımız hayatların doğruluğu/yanlışlığı konusunda okuyucuya kendi bakış açısını zenginleştirme, hatta eğip bükme olanağı sunuyor. Albu’nun yetişkin samimiyetsizliğine bezenmiş şiddet dürtüsü, okurun da duyumsayacağı bir tecrübeye dönüşüyor. Müller ilişkilerimize hakim olan iktidar duygusunu binbaşı Albu’nun sorgulamaları ile politik bir merkeze koymuş olsa da bu yıkıcı hükmetme, ele geçirme duygusunun ilişkilerin hatta nesnelerin tabiatında yarattığı tahribatı ironiyle dile getiriyor.

 

 

 

Anlatıcı, sorgulamaların, ihbarların ve baskıların şeytani bir göstereni olan binbaşı Albu’nun varlığıyla, baskı unsuru olan her ölçüt ve normu tartışmaya açıyor. Aralarında özel bir bağ olan arkadaşı Lilli güzelliğini, tinsel ve maddesel yoksunluklara karşı güçlü bir iktidar aracına dönüştürüyor diğer yandan. Üvey babası ve diğer yaşlı erkeklerle kurduğu ilişki, zayıflayan geçmiş duygusunu kuvvetlendirirken, yaşama karşı bu erkeklerin son hevesi olarak üstünlük sağladığını düşünüyor. Anlatıcı âşık olup evlendiği iki erkek ve onların aileleri ile benzer güç oyunlarına yalnızca uzaktan bakıyor, tasavvur ediyor. Metne hakim olan atmosfer, bu güç ilişkilerinin yarattığı gerilimi daha da çoğaltan karanlık bir ritmi de beraberinde hissettiriyor.

 

Öte yandan anlatıcı, olduğu kişi olmanın yarattığı sancıyı, ilişkide bulunduğu çevreyle, insanlarla sürekli sorgulayan bir ruh hali içerisinde. Herta Müller bu sancıyı anlatımın imkanlarını cinsellikle estetize ederek politik bir eyleme dönüştürmeyi başarıyor. Lilli’nin, binbaşı Albu’nun, anlatıcının ve onun fabrikadaki mesai arkadaşı/ihbarcısı Nelu’nun cinselliği bir baskı unsuru olarak kullandıkları ilişki biçimleri içerisinde, seks yalnızca bir haz unsuru olarak değil, ötekinin üstünde kurduğu iktidarı da görünür hale getirerek araçlaşıyor, görme biçimi haline geliyor. Bunu yaparken Müller, bedenlerin peyzajına da önem gösteriyor. Bu sayede beden üzerinde oluşan baskın söylemlerin gücünün nelere sebebiyet verdiğine/ verebileceğine de bir çentik atıyor.

 

Anlatıcı içindeki yarılmayı, kendi gerçeğine yabancılaşmayı eşyalarla ilişkiye girerek anlamaya çalışıyor diğer yandan. Ancak kentin uzun caddeleri, pencere önlerindeki büyük çiçekli saksılar, zamanın üstüne sindiği eşyalar, korkuyu ve yalnızlığı daha da derinleştiriyor. Yokluk duygusu tinsel ve maddesel bir uyumsuzluğu da deşifre ediyor metinde.

 

Kaçma avuntusu

 

Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım, kaçma duygusunu da sık sık dile getiren bir hikaye örgüsüne sahip. Kendi olmaktan başka çaresi olmayanların duyduğu iç sıkıntısını bir kimlik, bir yaşam arayışıyla sürekli canlı, taze tutabileceği fikrini kucaklayan anlatıcı, İtalya’ya giderek orada kendisine bir imza, bir şefkat, bir kimlik verebileceğini umduğu bir İtalyan erkeği ile evlenmeyi düşlüyor. Ancak bunun hayali yalnızca bir avuntuya dönüşüyor onun hayatında…

 

Herta Müller, bu metinde de şiirsel bir müziğin okurun peşini bırakmadığı, yer yer ironikleşen, yeni ve güçlü anlatım olanakları ile okuru metnin dehlizlerinde yalnız bırakıyor. Zalim/kurban, cellat/köle ilişkisinin gündelik hayatımızı nasıl işgal ettiğini gözler önüne seriyor. İlişki biçimlerini formatlayan etik/ ahlak normlarının sahteliğini/ yapmacıklığını kurcalarken, tek amacı “delirmemek” olan insanların yaşamlarından kesitler sunuyor. 

 

 


 

 

 

* Görsel: Furkan Nuka Birgün

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Alberto Manguel, edebiyata, tarih boyunca yazılmış olanlara, dünyanın geneline, insanlık haline karşı derin ilgisiyle, kıvrımlı, oyuncu, zengin yazı diliyle çağımızın önemli denemecilerinden biri. Borges’le, ömrünün başında (Borges’e kitap okuyarak) ve sonunda (Arjantin Milli Kütüphanesinin başına geçerek) kurduğu ilişkiyle de, en azından biz meraklılar için, önemli bir geleneğin sürdürücüsü.

Bazı kitapların ilk sayfasını okumaya başladığınızda, yazarı daha önceden tanımıyorsanız eğer, ilk cümleler okuma motivasyonunuzu etkiler. “Eyvah klişe bir roman okuyacağım” ile “hayır, başka türlü bir metin karşımdaki” arasında kalırsınız. Bahar Feyzan’ın kitabının ilk sayfası, ne yalan söyleyeyim, beni biraz ürkütmedi değil.

İlk okuduğum aşk mektupları annemle babama aitti. Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum; sanırım ortaokula gidiyordum. Üzerinde ayçiçek motifleri olan yaldızlı büyük bir çikolata kutusunun içinde yer alan ve salondaki vitrinin en üstünde saklanan aşk mektupları… Bolca özlem, tutku, sevgi içeren…

Dünyanın hemen her diline çevrilen -67’si roman, 17’si hikaye kitabı, 21’i tiyatro oyunu olmak üzere- yüzden fazla eseriyle Agatha Christie, polisiye tarihinin -hiç kuşku yok- en tanınan ve muhtemelen de en çok okunan yazarı.

Bir bilinmez yazar ve çoksatar bir kitap… 83¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi’nden bahsediyorum. Gulliver’in Seyahatleri’nin yazarı Jonathan Swift’in, “Herkes uzun yaşamak istiyor, ama kimse yaşlanmak istemiyor,” sözü, yaşadığımız çağın ruhunu bu kadar iyi yansıtırken, 83 yaşındaki bir ihtiyarın güncesine gösterilen bu ilgiyi neye bağlamak lazım?

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.