Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Sıkıntılı bir direniş hikayesi



Toplam oy: 299
Herta Müller // Çev. Mustafa Tüzel
Siren Yayınları
Herta Müller, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım'da etik/ahlak normlarının sahteliğini/yapmacıklığını kurcalarken, tek amacı "delirmemek" olan insanların yaşamlarından kesitler sunuyor.

Aşk, bir imkanlılık, bir kendini icat etme hali olarak, bize diğerinin karanlığı ile kendi karanlığımızın kucaklaştığı noktada, karanlığın kontrolümüz dışında başka hallere dönüştüğünü gösteriyor. Bir evin, sokağın, okulun, marketin, karakolun, kentlerin ve denizlerin iç yasasını tahammül edilir kılan yek sarhoşluk hali... Ancak bu teslimiyet her zaman ihtiyaç duyulan huzuru mümkün kılmıyor.

 

Yenilikçi ve seçkin dil anlayışıyla eşsiz metinler yaratan Herta Müller, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım adlı kitabında, yabancılaşma, aidiyet ve yurt kavramlarını, diğer metinlerinde olduğu gibi, yine öz yaşam hikayesinin izlerine tanıklık edebileceğimiz bir kurguyla sergiliyor.

 

Keşke Bugün Kendimle Hiç Karşılaşmasaydım, Müller’in Rumen gizli servisi Securitate’yle yaşadığı sıkıntılı direniş hikayesini temize çeken bu başlıkla derdini açık ediyor. Romanın protagonisti de olan anlatıcı, ev, cadde, kent ve bir tramvay yolculuğu ile ayakta tutmaya çalıştığı hayatının filmini çekiyor adeta. Kocası Paul, arkadaşı Lilli, tramvay vatmanı, tramvaydaki evrak çantalı adam, anlatıcının eski kocası ve onun ailesi, binbaşı Albu, anlatıcıya kim olduğunu tekrarlayarak hatırlatan bir işbirliği içerisindeler. Her birinin yaşama dair soruları ve bu sorulara buldukları cevapları var. Metin ise bu sorulara bulunan yanıtlar kararları etkilerken biçimleniyor. Anlatıcı her gün aynı saatte binbaşı Albu tarafından sorgulanıyor ve bu aynı zamanda yaşadığımız hayatların doğruluğu/yanlışlığı konusunda okuyucuya kendi bakış açısını zenginleştirme, hatta eğip bükme olanağı sunuyor. Albu’nun yetişkin samimiyetsizliğine bezenmiş şiddet dürtüsü, okurun da duyumsayacağı bir tecrübeye dönüşüyor. Müller ilişkilerimize hakim olan iktidar duygusunu binbaşı Albu’nun sorgulamaları ile politik bir merkeze koymuş olsa da bu yıkıcı hükmetme, ele geçirme duygusunun ilişkilerin hatta nesnelerin tabiatında yarattığı tahribatı ironiyle dile getiriyor.

 

 

 

Anlatıcı, sorgulamaların, ihbarların ve baskıların şeytani bir göstereni olan binbaşı Albu’nun varlığıyla, baskı unsuru olan her ölçüt ve normu tartışmaya açıyor. Aralarında özel bir bağ olan arkadaşı Lilli güzelliğini, tinsel ve maddesel yoksunluklara karşı güçlü bir iktidar aracına dönüştürüyor diğer yandan. Üvey babası ve diğer yaşlı erkeklerle kurduğu ilişki, zayıflayan geçmiş duygusunu kuvvetlendirirken, yaşama karşı bu erkeklerin son hevesi olarak üstünlük sağladığını düşünüyor. Anlatıcı âşık olup evlendiği iki erkek ve onların aileleri ile benzer güç oyunlarına yalnızca uzaktan bakıyor, tasavvur ediyor. Metne hakim olan atmosfer, bu güç ilişkilerinin yarattığı gerilimi daha da çoğaltan karanlık bir ritmi de beraberinde hissettiriyor.

 

Öte yandan anlatıcı, olduğu kişi olmanın yarattığı sancıyı, ilişkide bulunduğu çevreyle, insanlarla sürekli sorgulayan bir ruh hali içerisinde. Herta Müller bu sancıyı anlatımın imkanlarını cinsellikle estetize ederek politik bir eyleme dönüştürmeyi başarıyor. Lilli’nin, binbaşı Albu’nun, anlatıcının ve onun fabrikadaki mesai arkadaşı/ihbarcısı Nelu’nun cinselliği bir baskı unsuru olarak kullandıkları ilişki biçimleri içerisinde, seks yalnızca bir haz unsuru olarak değil, ötekinin üstünde kurduğu iktidarı da görünür hale getirerek araçlaşıyor, görme biçimi haline geliyor. Bunu yaparken Müller, bedenlerin peyzajına da önem gösteriyor. Bu sayede beden üzerinde oluşan baskın söylemlerin gücünün nelere sebebiyet verdiğine/ verebileceğine de bir çentik atıyor.

 

Anlatıcı içindeki yarılmayı, kendi gerçeğine yabancılaşmayı eşyalarla ilişkiye girerek anlamaya çalışıyor diğer yandan. Ancak kentin uzun caddeleri, pencere önlerindeki büyük çiçekli saksılar, zamanın üstüne sindiği eşyalar, korkuyu ve yalnızlığı daha da derinleştiriyor. Yokluk duygusu tinsel ve maddesel bir uyumsuzluğu da deşifre ediyor metinde.

 

Kaçma avuntusu

 

Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım, kaçma duygusunu da sık sık dile getiren bir hikaye örgüsüne sahip. Kendi olmaktan başka çaresi olmayanların duyduğu iç sıkıntısını bir kimlik, bir yaşam arayışıyla sürekli canlı, taze tutabileceği fikrini kucaklayan anlatıcı, İtalya’ya giderek orada kendisine bir imza, bir şefkat, bir kimlik verebileceğini umduğu bir İtalyan erkeği ile evlenmeyi düşlüyor. Ancak bunun hayali yalnızca bir avuntuya dönüşüyor onun hayatında…

 

Herta Müller, bu metinde de şiirsel bir müziğin okurun peşini bırakmadığı, yer yer ironikleşen, yeni ve güçlü anlatım olanakları ile okuru metnin dehlizlerinde yalnız bırakıyor. Zalim/kurban, cellat/köle ilişkisinin gündelik hayatımızı nasıl işgal ettiğini gözler önüne seriyor. İlişki biçimlerini formatlayan etik/ ahlak normlarının sahteliğini/ yapmacıklığını kurcalarken, tek amacı “delirmemek” olan insanların yaşamlarından kesitler sunuyor. 

 

 


 

 

 

* Görsel: Furkan Nuka Birgün

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından birisi olan John Steinbeck, 27 Şubat 1902’de Salinas’ta, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Stanford Üniversitesi’nde okudu ama mezun olamadı. New York’ta gazetecilik kariyeri yapmak istiyordu ama gazetecilikte de umduğunu bulamadı. Salinas’a geri dönmek zorunda kaldı. Yazma tutkusu hep vardı Steinbeck’in.

“Gelecek öykülerin yazarı şu anda telaşlı bir sevinç içinde çalışmasına başlıyor.

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.