Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Sıkıntılı bir direniş hikayesi



Toplam oy: 357
Herta Müller // Çev. Mustafa Tüzel
Siren Yayınları
Herta Müller, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım'da etik/ahlak normlarının sahteliğini/yapmacıklığını kurcalarken, tek amacı "delirmemek" olan insanların yaşamlarından kesitler sunuyor.

Aşk, bir imkanlılık, bir kendini icat etme hali olarak, bize diğerinin karanlığı ile kendi karanlığımızın kucaklaştığı noktada, karanlığın kontrolümüz dışında başka hallere dönüştüğünü gösteriyor. Bir evin, sokağın, okulun, marketin, karakolun, kentlerin ve denizlerin iç yasasını tahammül edilir kılan yek sarhoşluk hali... Ancak bu teslimiyet her zaman ihtiyaç duyulan huzuru mümkün kılmıyor.

 

Yenilikçi ve seçkin dil anlayışıyla eşsiz metinler yaratan Herta Müller, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım adlı kitabında, yabancılaşma, aidiyet ve yurt kavramlarını, diğer metinlerinde olduğu gibi, yine öz yaşam hikayesinin izlerine tanıklık edebileceğimiz bir kurguyla sergiliyor.

 

Keşke Bugün Kendimle Hiç Karşılaşmasaydım, Müller’in Rumen gizli servisi Securitate’yle yaşadığı sıkıntılı direniş hikayesini temize çeken bu başlıkla derdini açık ediyor. Romanın protagonisti de olan anlatıcı, ev, cadde, kent ve bir tramvay yolculuğu ile ayakta tutmaya çalıştığı hayatının filmini çekiyor adeta. Kocası Paul, arkadaşı Lilli, tramvay vatmanı, tramvaydaki evrak çantalı adam, anlatıcının eski kocası ve onun ailesi, binbaşı Albu, anlatıcıya kim olduğunu tekrarlayarak hatırlatan bir işbirliği içerisindeler. Her birinin yaşama dair soruları ve bu sorulara buldukları cevapları var. Metin ise bu sorulara bulunan yanıtlar kararları etkilerken biçimleniyor. Anlatıcı her gün aynı saatte binbaşı Albu tarafından sorgulanıyor ve bu aynı zamanda yaşadığımız hayatların doğruluğu/yanlışlığı konusunda okuyucuya kendi bakış açısını zenginleştirme, hatta eğip bükme olanağı sunuyor. Albu’nun yetişkin samimiyetsizliğine bezenmiş şiddet dürtüsü, okurun da duyumsayacağı bir tecrübeye dönüşüyor. Müller ilişkilerimize hakim olan iktidar duygusunu binbaşı Albu’nun sorgulamaları ile politik bir merkeze koymuş olsa da bu yıkıcı hükmetme, ele geçirme duygusunun ilişkilerin hatta nesnelerin tabiatında yarattığı tahribatı ironiyle dile getiriyor.

 

 

 

Anlatıcı, sorgulamaların, ihbarların ve baskıların şeytani bir göstereni olan binbaşı Albu’nun varlığıyla, baskı unsuru olan her ölçüt ve normu tartışmaya açıyor. Aralarında özel bir bağ olan arkadaşı Lilli güzelliğini, tinsel ve maddesel yoksunluklara karşı güçlü bir iktidar aracına dönüştürüyor diğer yandan. Üvey babası ve diğer yaşlı erkeklerle kurduğu ilişki, zayıflayan geçmiş duygusunu kuvvetlendirirken, yaşama karşı bu erkeklerin son hevesi olarak üstünlük sağladığını düşünüyor. Anlatıcı âşık olup evlendiği iki erkek ve onların aileleri ile benzer güç oyunlarına yalnızca uzaktan bakıyor, tasavvur ediyor. Metne hakim olan atmosfer, bu güç ilişkilerinin yarattığı gerilimi daha da çoğaltan karanlık bir ritmi de beraberinde hissettiriyor.

 

Öte yandan anlatıcı, olduğu kişi olmanın yarattığı sancıyı, ilişkide bulunduğu çevreyle, insanlarla sürekli sorgulayan bir ruh hali içerisinde. Herta Müller bu sancıyı anlatımın imkanlarını cinsellikle estetize ederek politik bir eyleme dönüştürmeyi başarıyor. Lilli’nin, binbaşı Albu’nun, anlatıcının ve onun fabrikadaki mesai arkadaşı/ihbarcısı Nelu’nun cinselliği bir baskı unsuru olarak kullandıkları ilişki biçimleri içerisinde, seks yalnızca bir haz unsuru olarak değil, ötekinin üstünde kurduğu iktidarı da görünür hale getirerek araçlaşıyor, görme biçimi haline geliyor. Bunu yaparken Müller, bedenlerin peyzajına da önem gösteriyor. Bu sayede beden üzerinde oluşan baskın söylemlerin gücünün nelere sebebiyet verdiğine/ verebileceğine de bir çentik atıyor.

 

Anlatıcı içindeki yarılmayı, kendi gerçeğine yabancılaşmayı eşyalarla ilişkiye girerek anlamaya çalışıyor diğer yandan. Ancak kentin uzun caddeleri, pencere önlerindeki büyük çiçekli saksılar, zamanın üstüne sindiği eşyalar, korkuyu ve yalnızlığı daha da derinleştiriyor. Yokluk duygusu tinsel ve maddesel bir uyumsuzluğu da deşifre ediyor metinde.

 

Kaçma avuntusu

 

Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım, kaçma duygusunu da sık sık dile getiren bir hikaye örgüsüne sahip. Kendi olmaktan başka çaresi olmayanların duyduğu iç sıkıntısını bir kimlik, bir yaşam arayışıyla sürekli canlı, taze tutabileceği fikrini kucaklayan anlatıcı, İtalya’ya giderek orada kendisine bir imza, bir şefkat, bir kimlik verebileceğini umduğu bir İtalyan erkeği ile evlenmeyi düşlüyor. Ancak bunun hayali yalnızca bir avuntuya dönüşüyor onun hayatında…

 

Herta Müller, bu metinde de şiirsel bir müziğin okurun peşini bırakmadığı, yer yer ironikleşen, yeni ve güçlü anlatım olanakları ile okuru metnin dehlizlerinde yalnız bırakıyor. Zalim/kurban, cellat/köle ilişkisinin gündelik hayatımızı nasıl işgal ettiğini gözler önüne seriyor. İlişki biçimlerini formatlayan etik/ ahlak normlarının sahteliğini/ yapmacıklığını kurcalarken, tek amacı “delirmemek” olan insanların yaşamlarından kesitler sunuyor. 

 

 


 

 

 

* Görsel: Furkan Nuka Birgün

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.