Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Siyahın Beyazla, Vinyetin Romanla Mücadelesi



Toplam oy: 7
Çizgi romanın bile bir edebiyat unsuru olduğunun daha yeni yeni kabul edilmeye başlandığı günümüzde romanların, öykülerin veya şiirlerin bulunduğu mecralarda yer alan resimler veya vinyetler, genelde gözden kaçan, ama bir yandan da bulunduğu mecranın kapsamını genişleterek anlatımı zenginleştiren unsurlar olarak göze çarpıyor. İlk bakışta fark edilmezken, okuyan zihnin ‘yan cebe atarak’ araçsallaştırdığı bu unsurlar, aynı zamanda edebi üretimin tekilliğinin kırılarak çok yönlüleşmesini sağlayan, kolektif bir kültür üretiminin öncüleri olarak önümüze çıkıyor.

Öncelikle başlıktaki ayrık otu kelimeyle başlayalım: vinyet; bir metinde yer alan fikrin veya ilişkili olduğu anlatıdaki kilit noktaların gene o metnin/anlatının yayınlandığı mecra içerisinde görsel olarak ifade edilmesini sağlayan görsel araca verilen addır. Bu adın kapsamı, metin arası basit grafikler veya figürleşmiş harflerden tam sayfa illüstrasyonlara kadar uzanır. İçinde bulunduğunuz bu sayfada –muhtemelen– yer alan çizimde olduğu gibi vinyetler metni desteklemeye, görsel bağ aracılığı ile hikâyenin görsel kapsamını genişletmeye yarar; 19. yy novellalarında veya masal kitaplarında bolca karşımıza çıkar. Vinyetler günümüzde daha çok alt yaş grubuna hitap eden yayınların vazgeçilmezi olarak bilinir; ancak dergi vs. türevi yayınlarda da sık kullanılır. Basit bir tanımla ‘resimli kitap’lardaki resimler, esasında vinyettir.

Kelimelere sığmayan suretler
Vinyetlerin hükmettiği anlatıların yaratıcısı Tuncer Erdem, önceleri çizerliğiyle öne çıkar. Salt çizimlerden oluşan metinsiz ve karanlık siyah beyaz hikâyelerini 80 sonrası mizah dergileri aracılığıyla bizlere ulaştırır. Sonrasında ise bir ressam olarak başladığı kariyeri, görselleşen bir edebiyat etrafında biçimlenir; zamanla kısa öyküler ve şiirler bu siyah beyaz anlatılara eşlik etmeye başlar. Erdem’in bu kapsamlı işlerinin en önde gelenlerinden biri ise, Bilge Karasu’nun şahsımca en zor metinlerinden olan Gece’nin (Metis Yayınları, 1985) kısmen konu edildiği Gece Kitabı’dır (Metis Yayınları, 2012). 'Gece'yle kurduğu ilişkideki kişiselliği kendi tarzında muazzam resmeden Erdem, gene kendine ait anlatılarda metinle vinyetler arasında görünmez bir duvar çekerek ilerler. Bu çizimlerde genel olarak tekinsizlik hâkimdir; çizimlerinin çizgi romandan ayrışarak bir konuk gibi eşlik ettiği bu hikâyelerde Tuncer Erdem anlatıyı iki koldan taşımayı tercih eder. Son kitabı Ölüm Gölgesinde Suretler’de ise Erdem, yarattığı karakterlerin ölümlülüğüne odaklanır. Kitabın girişindeki kısa metinde insanın fotografik temsilinin sınıfsallığa yönelik yaratabileceği farklılıklara sosyolojik açıdan dikkat çekerken, kitabın devamında tam sayfa çizimler üzerinden anlatısını sinematografik ve denemeden öyküleşmeye doğru ilerleyen bir dile dönüştürür.
Siyah beyaz ve iri lekelerden oluşan suretlerle doldurulan her sayfa sessiz bir film karesiymişçesine karşı sayfasında yer alan kısa bir cümle ile desteklenir. Sorgulamadan mağlubiyete, aforizma niteliğindeki cümlelerine çizimler eşlik ederken, bazı kısımlardaysa çizimler, bitişiklerindeki cümleler aracılığıyla konuşuyor gibidir. Erdem, benzerine az rastlanan bu yöntem aracılığıyla insan suretlerine yönelik nev-i şahsına münhasır anlatısını yaratır. Şiirle öykü arasında gidip gelen bir metne sahip bu kitapta Erdem, çizimle yazı arasında paslaşarak insanın görsel temsiline dair hazırladığı soruları, kendine has sözel ve görsel dilin aracılığıyla bizlere tekrar sordurmaktadır.

Çizgi öncesi ve çizgi sonrası metinler

Hakan Günday, yeni nesil genç edebiyatçıların en heyecan verici isimlerinden biri olarak 2000’lerde parladı ve sonrasında her kitabıyla kendi hayran kitlesini genişletmeyi bildi. ‘Yeraltı Edebiyatı’ tanımının hakkını veren anlatılarında yarattığı edebi karanlığı her seferinde okuyucularına hissettirmeyi başardı. Kinyas ve Kayra’dan (Doğan Kitap, 2000) bugüne uzanan yazarlığını, beraberinde Dot’taki oyun yazarlığıyla da çeşitlendirdi. Ancak belki de yaratıcılığındaki en ilginç manevraları, kitaplarının karakteristik kapaklarını tasarlayan Emre Orhun’la gerçekleştirmeye başladı. İkili, Kinyas ve Kayra’nın on sekizinci yıl dönümünde çıkardıkları özel baskıyla (Kinyas ve Kayra: 18. Yıl Resimli Özel Baskısı, Doğan Kitap, 2018) işbirliklerini farklı bir aşamaya getirdi. Orhun’un karakteristik çizgileriyle ve kullandığı gravüre yakınsayan ‘scratchboard’ tekniğiyle görsellerine kavuşan kitap, çizerin dokunuşuyla daha da karanlıklaştı, tekinsizleşti ve belki de ilk baştan hak ettiği kıvama geldi. Orhun, kullandığı teknik aracılığıyla standart çizim yöntemlerinin tersine, kâğıda boştan doluya değil, doludan boşa ilerleyerek yaklaştı ve hikâyenin bu katmerli halindeki farklı görsel dili de bu şekilde oluşturdu. Günday ve Orhun 2008’den beri tasarlamayı sürdürdükleri ve nihayet tamamladıkları resimli romanları Kana Diz Kana* ile tekrar ve bu sefer daha derinlikli bir işbirliği ile karşımıza çıkıyor. Kitabın ana kahramanının dizinden yaralanması ve bu yarayı satın almak isteyen bir palyaçoyla karşılaşması üzerinden ilerleyen hikâye, bazen metnin çizginin üzerine çıktığı; bazen de çizginin metni bastırdığı paralellikte devam eden depresif bir curcunaya dönüşüyor. Kitaba yönelik en oyuncaklı kısım ise çizim aşamasında oluşturulan esas metnin kitapta ek olarak ayrıca yer alması. Yani, Günday’ın Orhun’un esas hikâyesinden bihaber şekilde, çizimlerden fikir edinerek oluşturduğu diyalogların paralelinde gene çizer Orhun’a ait hikâyedeki öz diyalogları da kitap içerisinde incelemek mümkün. Bu sayede Günday ve Orhun, çizim öncesi düşünülen metinlerin, çizim sonrasında oluşturulan metinlerle nasıl çekiştiğini veya çeliştiğini okura sunarak, daha önce pek de örneği görülmemiş bir denemeye imza atıyor. Bu durum, çağdaş romanın popüler isimlerinden olan Günday için de oldukça cesur ve yaratıcı bir girişim olarak büyük bir alkışı hak ediyor.

Peki çizgi, romanın neresinde?

Yukarıdaki iki örnek üzerinden ilerleyecek olursak, resmin romandaki, hatta genel anlamda tüm edebiyattaki rolünün hâlâ keşfe değer, sınırları belirsiz ve konvansiyonellikten oldukça uzak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çizgi romanın bile bir edebiyat unsuru olduğunun daha yeni yeni kabul edilmeye başlandığı günümüzde romanların, öykülerin veya şiirlerin bulunduğu mecralarda yer alan resimler veya vinyetler, genelde gözden kaçan, ama bir yandan da bulunduğu mecranın kapsamını genişleterek anlatımı zenginleştiren unsurlar olarak göze çarpıyor.
İlk bakışta fark edilmezken, okuyan zihnin ‘yan cebe atarak’ araçsallaştırdığı bu unsurlar, aynı zamanda edebi üretimin tekilliğinin kırılarak çok yönlüleşmesini sağlayan, kolektif bir kültür üretiminin öncüleri olarak önümüze çıkıyor. Gerek Erdem’in tek başına altından kalktığı edebi kombinasyonlarda, gerekse Günday ve Orhun’un sıra dışı işbirliğinde olduğu gibi, yazınsal üretime yönelik mecraların teknik açıdan sorgulanması ve sınırlarının zorlanması, hem yazarlar, hem de çizerler için oldukça iddialı ve meşakkatli, ancak bir o kadar da değerli bir sınava dönüşüyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ali Işık üçüncü öykü kitabını neşretti: Uzaklık Yaralar. Özellikle ikincisine göre bu kitabının postmodern uygulamalar anlamında daha “seyrelmiş” olduğunu gördüm. Görece daha serbest, daha sade bir anlatıma sahip Uzaklık Yaralar.

 

Yayın dünyasıyla ilişkiniz nasıl başladı?

 

İlk, orta, lise, üniversite eğitim hayatımızın kaçınılmaz bir parçasıdır tarih. Zaten Türk olanın, Türkiye’de yaşayanın öyle ya da böyle tarih bahsi, tarih bilinci ya da tarih tartışması içermeyen bir hayatı olabilir mi?

Köpekler İçin Gece Müziği’nin ilk baskısı Can Yayınları arasından 2014’te çıkmış. Yeni baskısıysa, Ocak 2020’de Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Bu arada üç baskı yapmış kitap. Faruk Duman dikkat çeken bir romancı… Köpekler İçin Gece Müziği’nin okuyucu üzerinde negatif etkiye neden olduğu söylenebilir. Roman bitince okuyucu merak içinde kalıyor. Bu arada epey hırpalandığını da düşünüyor.

Doksanlı yıllarda şiir hakkında yaptığım okumalarda “imge” kavramı farklı bağlamlarda o kadar çok karşıma çıkmıştı ki 2000’lerin başında bir arkadaşım bana “İmge nedir?” diye sorduğunda “Bilmiyorum” demekten başka çarem kalmamıştı. İmge, simge, eğretileme kavramlarının birbirleri yerlerine kullanımına çok şahit olmuştum mesela.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta