Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Tahammül edilemez bir fikir



Toplam oy: 64
Uğur Nazlıcan
Yapı Kredi Yayınları
Bu öyküleri okuyun; “şimdiki halinizin, geçmiş zamanda yaşayan birinin yaşlanması sonucu var olması gibi tahammül edilemez bir fikrin, çok küçük de olsa, gerçek olma ihtimali şiddetle” sarsacak sizi.

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun. Bu Gökçe isimli kadının, 20 yıl önce yaşamış, yatağına uzanıp gecenin sessizliğini incitmeden okşayan dalgaları dinlemiş ya da mutfaktan gelen kızarmış ekmek kokusuna direnerek uykusunu öğlene dek uzatmış ve hatta okuduğu son kitabın etkisiyle kendisine tutulması zor sözler vermiş 14 yaşındaki Gökçe’yle buluşması, sanılanın aksine, mümkündür aslında. Bunun için 34 yaşındaki Gökçe’nin büyüdüğü evi ziyaret etmesi, eski odasında bir süre kalması, o mevsimin rüzgarlarının yorulmadan belki birkaç yüzyıldır taşıdığı o hep aynı ferahlığı duyması, sabah güneşinin tam da 20 yıl önceki gibi, pencerenin yalnızca bir kısmını örten panjurun altından, karşıki duvarın aynı yarısını aydınlattığını görmesi yeterlidir. Tanıdık bir mekana dönen Gökçe, o mekanda daha önce yaşamış o eski Gökçe’nin bıraktığı yerde durduğunu görerek şaşıracaktır. Üstelik burada da bitmez. 14 yaşındaki Gökçe’nin 20 yıl sonra dönüşeceği Gökçe’ye ilişkin tahayyülü de, 34 yaşındaki Gökçe’nin zihnindeki 14 yaşındaki Gökçe de oradadır çünkü. Bu dördü arasından kimin gittikçe kime benzediği, “varlığın kim, yansımanın kim olduğu” muğlaktır. O odanın içine misafir olmuş biz okurların da, 14 yaşındaki Gökçe’nin zamanından geleceğe mi baktığı, yoksa başta sandığımız gibi, 34 yaşındaki Gökçe’nin zamanında geçmişi mi aradığı sorusu zaten cevapsızdır; fakat kendisini böylesi bir durumda bulan Gökçe için de gerçekte kim olduğu sorusunun yanıtı pek o kadar net değildir. Şimdi her şey böylesine içinden çıkılmaz bir hale gelmişken, hepimiz için eldeki tek nesnel ölçüt, şüphesiz ki, mekandır artık.

Her ne kadar, bazı “anı parçacıklarıyla” açıklamaya çalıştıysam da, yukarıda yazdıklarım bir olaylar dizisinden ziyade, insanın karmaşık varoluşundan doğan bir histir aslında. Çıraklığını, kalfalığını ve ustalığını aynı kahvehaneye adayan biriyle de, el arabasında topladığı eski eşyaların gittikçe kendisine benzediğini görerek şaşıran hurdacıyla da, müşterilerin kalemleri denerken kağıda karaladıklarında kendi suretini bulan kırtasiyeciyle de, bir mekanı düzen içinde tutmaya gayret eden, yani bir nevi bekçilik ettiği mekana benzeyen (ya da benzediğini fark edebilen) tüm diğerleriyle de paylaştığımız bir his… Benim bu hissi bu netlikte yakalamamı sağlayan ise Uğur Nazlıcan’ın geçtiğimiz günlerde okura bir nimet gibi sunulan öykü kitabı Bir Dükkânı Beklemek.

 

 

“Aklımda çay demlemek vardı ama demleyeceğim çayı karşımda oturan çıraklığımın beğenmeme ihtimalinden korkuyordum. Çıraklığım karşısında kalfalığımın çayına güvenmiyordum. Belki şimdi burada ustalığım olsa, onun demleyeceği çayı her ikimiz de beğenirdik. Ama ustalığımın burada olmasından da korkuyordum; daha doğrusu, ustalığımın demleyeceği çayı çıraklığımın beğenmesinden ve devamında ustalığımla çıraklığım arasında doğacak şefkatten pay alamamaktan, ayrı düşmekten korkuyordum.”

 

Bir Dükkânı Beklemek’teki öyküler hemen her defasında bir çemberi tamamlayarak başladığı yerde bitiyor; bir kalfa ustalığa geçtiğinde işe alınan çırağın, eski kalfa/yeni ustaya kendi çıraklığı gibi gelmesinden, mekanların büyülüymüşçesine, belli zaman aralıklarıyla aynı öyküye sahne olmasından biraz bu… Biz edebiyat severlerin adını ilk kez duyduğu Nazlıcan ise, -belli ki bizden habersiz de olsa, bir yerlerde çok okumuş ve çok yazmış-, olgun kalemi, okuma iştahını doyuran zengin üslubuyla her öykünün çemberini diğerinin içinden geçirmeyi biliyor. Bu mahir yazarın, bu ilk kitabını mutlaka okuyun; adını çok geçmeden daha sık duyacaksınız ama bana sorarsanız öykülerle tanışmayı o günlere ertelemeyin… “Şimdiki halinizin, geçmiş zamanda yaşayan birinin yaşlanması sonucu var olması gibi tahammül edilemez bir fikrin, çok küçük de olsa, gerçek olma ihtimali şiddetle” sarsacak sizi.

 

 

 


 

 

Görsel: Alireza Ghezelbash (Unsplash)

 

 

 


 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ali Işık üçüncü öykü kitabını neşretti: Uzaklık Yaralar. Özellikle ikincisine göre bu kitabının postmodern uygulamalar anlamında daha “seyrelmiş” olduğunu gördüm. Görece daha serbest, daha sade bir anlatıma sahip Uzaklık Yaralar.

 

Yayın dünyasıyla ilişkiniz nasıl başladı?

 

İlk, orta, lise, üniversite eğitim hayatımızın kaçınılmaz bir parçasıdır tarih. Zaten Türk olanın, Türkiye’de yaşayanın öyle ya da böyle tarih bahsi, tarih bilinci ya da tarih tartışması içermeyen bir hayatı olabilir mi?

Köpekler İçin Gece Müziği’nin ilk baskısı Can Yayınları arasından 2014’te çıkmış. Yeni baskısıysa, Ocak 2020’de Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Bu arada üç baskı yapmış kitap. Faruk Duman dikkat çeken bir romancı… Köpekler İçin Gece Müziği’nin okuyucu üzerinde negatif etkiye neden olduğu söylenebilir. Roman bitince okuyucu merak içinde kalıyor. Bu arada epey hırpalandığını da düşünüyor.

Doksanlı yıllarda şiir hakkında yaptığım okumalarda “imge” kavramı farklı bağlamlarda o kadar çok karşıma çıkmıştı ki 2000’lerin başında bir arkadaşım bana “İmge nedir?” diye sorduğunda “Bilmiyorum” demekten başka çarem kalmamıştı. İmge, simge, eğretileme kavramlarının birbirleri yerlerine kullanımına çok şahit olmuştum mesela.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta