Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Terskarga



Toplam oy: 20

Bir yılın daha sonuna geldik. Ahmed Arif’in “Asfalttan yürüsün aralık / Sevmem, netameli aydır” dediği aydayız. Ama mevsimlerin ayarı sanırım daha kaçmamıştı o zamanlar. Bu yazı yazıldığında hâlâ kısa kollularla dolaşıyorduk mesela. Aralık denildiğinde kar gelmez miydi aklımıza eskiden? O zaman sıcak iklimlerden Brezilya’ya uzanalım biraz… Edebiyatın dışından bir örnekle röveşata çekelim soğuklara… Bir futbol filozofu olarak tanınan efsanevi, ‘doktor’ lakaplı Sokrates’in “Takımım Corinthians’ın şampiyon olduğu bir pazar günü ölmek istiyorum” şeklindeki dileği gerçekleşmişti yıllar önce... Gerçekten de aralık ayının bir pazar günü, Corinthians, altı yıl aradan sonra ilk şampiyonluğuna ulaşırken, efsanevi isim karşılaşmaya saatler kala yaşama gözlerini yummuştu. Aralık denildiğinde nedense aklıma bu olay gelir. Alakasız durmasın! Aksine, bunca alakasız konuları birbirine bağlayabiliyorsak bunda bilgiye kolay ulaşabilir olmamızın büyük etkisi var. Ama…

Malum, internetin hayatımıza girmesiyle bilgiye daha kolay ulaşır olduk fakat peki ya bilgi kirliliği? Bir söz hem Mevlana’ya hem de Che’ye ait olabilir mi? Oluyor! Kopyala yapıştır yöntemiyle, üzerine hiç düşünmeden, söylenenin olduğu gibi kabul edildiği zamanlardan geçiyoruz. Bundan yıllar önce, Mimar Sinan’ın 400 yıl önce yaptığı bir cami hakkında bir bilgi çıkmıştı. Üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen ara ara ısıtılıp, önümüze konmaya devam eden bilgiye göre Şehzadepaşa Camii’nin 400 yıl sonra elden geçmesinin gerekeceğini bilen Sinan, yapının bir yerine cam bir şişe içine restorasyonlarla ilgili bilgi yazmıştır. Bunu bulduğu iddia edilen mühendislerin konu hakkında açıklamalarını her yerde okuyabilirsiniz! Benim takıldığım nokta hikâyenin gerçek olup olmaması değil. Üzerine birçok şey okuduk zaten! Hiç sorgulanmaması… Öyle bir cami var mı? Bunu gören kim? Öyle cam bir şişe içinde bir şey olsa her yerde çarşaf çarşaf gösterilmez miydi ki, içtiğin kahveyi bile sekiz milyon kere paylaştığın bir zamanda! Tamam, ecdadını sev, onlarla gurur duy ama biraz da sorgula değil mi?
Alıntıları seviyoruz, sevmesek bu kadar hayatımızın içinde olmazlardı herhalde diyorum. Bir cümleyle uzun uzun anlatılması gerekeni gözümüze soktukları için belki de, kim bilir?

Kitaplardan
“Gençliğiniz haram olmuş desenize,” dedim.
Çok şaşırdı, çevresine siyah, kalın sürmeler
çektiği gözleri iri iri açıldı:
“İnsan gençliğini aşka vermezse, gençlik
neye yarar?” dedi.
Saçma sözler ettim, ne inandığım ne inanmadığım
sözler; tatmadığı bir duygu hakkında
akıl yürütmeye kalkışan zavallı bir adamın
acınası çabası.
“Ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz.”
“Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir
dünyada?”
“Ama kucağında bir kucak korla kalan siz
olmuşsunuz.”
“İyi ya, boş değildi kucağım.”
“Ama yandınız, kül oldunuz.”
“Ama vardım, kül bunun kanıtı.”
Suzan Defter / Ayfer Tunç
Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Tolstoy’un Bilgelik Takvimi’ne bir göz atmanı öneririm: “Burada bir araya getirilmiş olan düşünceleri çok sayıda eser ve koleksiyondan aldım. Her birinin sahibini altında belirttim. Ancak alıntıyı yaptığım kaynak, kitap veya eser adına yer vermedim. Kimi durumlarda, orijinal kaynaktan doğrudan çevirmek yerine, söz konusu fikirlerle ilk kez tanıştığım dile yapılmış tercümelerden Rusçaya çevirdim. Bu nedenle, bazen yaptığım çeviriler orijinallerinin tıpkısı olmamış olabilir. Alman, Fransız veya İtalyan düşünürlerden fikirler tercüme ettiğimde, orijinale tam olarak sadık kalmayıp, genellikle sözü kısalttım ve anlaması daha kolay bir hale getirdim, bazı kelimeleri ise bilerek ihmal ettim. Şu halde, okuyucular, okudukları herhangi bir alıntının Pascal veya Rousseau’nun olmadığını söyleyebilirler, ama bana kalırsa, bu kişilerin düşüncelerini farklı bir şekilde aktarmada herhangi bir yanlış yoktur.” Her güne beş söz ekseninde ilerleyen kitabında kendi düşünceleriyle yön verdiği cümleler ve konu hakkında belirttiği açıklamalar, yol gösterici… Alıntıları yaptığı kişi ya da kitabın kendisini belirttiği gibi konu hakkındaki kendi özlü sözünü de yaratmış. Ve tabii kendine verdiği öğütler: “Anlık haberler ve niteliksiz bilgiler enerjimi emiyor.” “Faydasız ya da sıradan çok şey bilmektense iyi ve gerçek birkaç şeyi bilmek daha evladır.”
Hangi kaynaktan / eserden alındığı belli olmayan alıntılara karşı olmakla birlikte denemeler şeklinde de düşünülecek konulardaki alıntılarla iyilik, kötülük vb. konularında bir deneme kitabı sayılabilir.
Okumak güzeldir ama sorguluyorsan! İşimize geldiği gibi değil, işe yarar mı diye kontrol etmek lazım. Bir filmin sonunda, kahramanların kavuşmasını dilemek gibi bir şey değil bu… Kavuşurlarsa tabii güzel olur, sen bakma ben bir kargayım belki ama duygusal bir filme dayanamam! Ama gerçeğin peşinden de ayrılmamak lazım…
Son Mektup – Önemli Şahsiyetlerden
Son Sözler Antolojisi

Hızın bu kadar bizleri esir almadığı zamanlarda mektup vardı! “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden…” Sonra e-mail, WhatsApp derken sanırım bir yerde kaybolduk. Mektuplaşmalardan gelen lezzeti de unuttuk. Düşünsene; durarak, üzerine bolca düşünerek yazıyorduk.

Oturduğun yerden yazıyordun belki yine ama göndermek için illa evden çıkman gerekiyordu. Ne zaman ulaşırdı, kimin eline geçerdi, tepkisi ne olurdu bekle ki bekle…

Bununla ilgi çok güzel bir çalışma yapılmış. 6 bölüme ayrılmış kitapta 68 ‘önemli’ şahsiyetin mektubu var. Hem de ölmeden önce yazılanlar… İnsan ‘son’ halini hisseder mi, hissederse ne yazar… Ölüme ramak kala, beklenmedik ölümler, arzulanan ölümler, sahte vedalar, idam sehpasına giderken ve vasiyet bırakılan mektuplar… İlgiyle okunan ve sanki mutlaka durup düşünmek için yazılmış gibi…

Son Mektup – Önemli Şahsiyetlerden Son Sözler Antolojisi, Hüseyin Can Akyıldız tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Sel Yayıncılık’tan çıkan kitap…

“Sanırım yaşamak da güzel ölmek de, layığıyla yaşayıp ölmek en güzeli.” / George Sand

“Sevgili dost, yaşadığınız gerçek bir üzüntü. Nitekim karşılıklı olarak birbirimizi üzeceğe benziyoruz. Sizden ayrıldım ama ihtiyarlığım hâlâ benimle. Sizinki de sizinle.” / François Guizot

Ve 36 yaşında intihar eden Vladimir Mayakovski’nin son sözleri: “Hayatın akışı parçaladı, aşkın kayığını. Hayattan bir alıp vereceğim yok artık.” Gerisi… Al, oku, dünyanı değiştir!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.