Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Terskarga



Toplam oy: 16
“Bir zamanlar ne olmak istediysem şimdi oyum diyebilir miyim bugün? İçinde yaşadığım dünyanın benim hayallerime cevap verip vermediğini sormuyorum kendime, çünkü bir defa hayır diye cevap verirsem, fazla yol almamışım hissine kapılacağım. Ama sürdürdüğüm hayat istediğimle, beklediğimle örtüşüyor mu?” Doğdum / Georges Perec

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl. Hayatımız boyunca kullanmadığımız kadar kolonya tükettik. Ve kol kola kutlamalar yerini uzaktan sevmelere bıraktı. Cenazelerimizde bile yalnızız artık… Her şeyi uzaktan yapar olduk. Daha fazla teknoloji ile haşır neşiriz mesela... Düzeleceğine olan inancımız, beklenen ve gelen yasaklarla yeni yıla olan umut beklentimizi daha da arttıracak şimdi. En umutlu olduğumuz şey de salgına karşı etkili olduğu söylenen ve dört gözle beklediğimiz aşı hakkında gelen haberler…

“Aşı” kelimesinin, Latincesi “vacca” olan “sığır” kelimesinden geldiğini biliyor musun? Dur şaşırma, olay tamamen 1796 yılında bir İngiliz doktor olan Edward Jenner’in (d:1749 – ö:1823), o sıralarda yaygın olan çiçek hastalığını önlemek için geliştirdiği yöntemden kaynaklanıyor. Köyde doktorluk yaparken sütçü kızların elle sığırlara dokunmalarından dolayı bazen, çiçek hastalığının daha düşük bir şekli olan sığır çiçeği hastalığına yakalandığını farketmiş. Bu sütçü kızlar, çiçek hastalığına dirençli görünüyorlarmış. Jenner, bir sütçü kızın elindeki enfeksiyonlu sıvıyı alıp, çiftlikteki sekiz yaşındaki bir çocuğa enjekte etmiş. Çocuk sığır çiçeği hastalığından yatağa düşmüş ama hemen iyileşmiş. Jenner sonrasında çocuğa çiçek hastalığı enjekte etmiş fakat çocuk hastalanmamış. Sığır çiçeği hastalığının, çiçek hastalığından koruduğu sonucuna varmış. Yani ilk aşı, aslında sığır çiçeği hastalığı virüsüymüş.

Godot’yu bekler gibi aşıyı bekliyoruz
Aralık ayındayız. Bu derin yalnızlık yılında Godot’yu bekler gibi aşıyı bekliyoruz. Yalnızlık yılı ve Godot… Bu kelimeleri özellikle seçtim. Çünkü bir Aralık ayında kaybettiğimiz Samuel Beckett’tan(d:13 Nisan 1906 – ö:22 Aralık 1989) bahsetmek istiyorum.
Edebiyatla, tiyatroyla, yazıyla bir nebze dahi ilgisi olan herkesin mutlaka duyduğu ve günlük hayatta da deyim haline gelen Godot’yu beklemek, belki kısaca aslında gelmeyecek olanı beklemektir. Tabii değişik şekillerde de kullanırız: Çok bekledim, hala bekliyorum, bekliyorum…
Beckett’ın “Bir perdelik bir şey çok az, üç perde ise çok fazla olurdu” dediği Godot’yu Beklerken, sesiz sinemanın komedi yıldızları, Chaplin'e, Laurel - Hardy'ye selamlarla doludur. İrlanda doğumlu yazarın Fransızca olarak kaleme aldığı bu oyunun, dünyada tüm ülkelerden önce, 1954 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından Fransa’dan sonra ilk defa ülkemizde oynandığını biliyor muydun?
Kitabın; Fransız kitap zinciri Fnac’le birlikte ünlü Fransız gazetesi Le Monde’un ortaklaşa hazırladıkları ve yaklaşık 17.000 kişinin katıldığı oylarla belirlenen Yüzyılın 100 Kitabı listesinde olduğunu da eklemeliyim. Hızla yükselen ve merak ettiren bu oyun / kitap, klasiklerin en bilinen özelliği ile karşı karşıya kalmıştır tabii: Herkes tarafından bilinen, kimse tarafından okunmayan…
James Joyce’la olan dostluğu, kitaplarının önemi… Babasının ölümünün etkisiyle, Tavistock Kliniği’nde Dr. Wilfred Bion gözetiminde iki yıl sürecek olan bir tedaviye başlaması… Göğsünden bıçaklanması, 1941’de bir yeraltı direniş grubuna katılması ve 1942’de Gestapo'nun grubun üyelerini tutukladığını öğrenince gizlenmeye başlaması; ardından da Fransa'nın işgal altında olmayan bölgesine geçmesi… 20’nci yüzyılın son modernisti ya da ilk postmoderni kabul edilmesi gibi daha bahsedemediğim bir sürü özelliği var yazarın.
Oyun yazmayı seçmedi, öyle oldu

Eserlerinin çoğunu Fransızca ya da İngilizce yazıp, diğer dile kendisi çevirmiş. Az konuşup, gelen eleştirilere de cevap vermemiş. Kitapları hakkında sorulan sorulara verdiği cevaplar ‘anlayanlar’ için gayet nettir: Yönteminin yöntem yokluğu olup olmadığı sorusuna, “Hiçbir yerde hiçbir yöntem izi göremiyorum,” cevabını vermiş. Beckett ekonomiye ilgisiz miydi? Karakterlerinin hayatlarını nasıl kazandıklarına dair sorunları hiç mi ele almadı? “Benim karakterlerimin hiçbir şeyi yok,” diyerek konuyu kapatmış. Beckett’e, neden onca roman yazdıktan sonra oyun yazmayı seçtiği sorulmuş.
“Oyun yazmayı seçmedim,” diye cevap vermiş “Öyle oldu.” 2006 yılında, Beckett’ın doğumunun yüzüncü yılı anısına, İrlanda Merkez Bankası tarafından 20 Euro’luk altın hatıra paraları basılmış. 20.000 adet basılan ve 2 Mayıs 2006’da tedavüle çıkan paraların yazı tarafında İrlanda arpı ile “Samuel Beckett 1906 - 1989” yazısı bulunuyormuş. Tura tarafında ise Beckett’ın yüzü ile en bilinen oyunu olan Godot'yu Beklerken’den bir sahne yer alıyormuş.
Dünyamızın geldiği yer ortada… Kötü geçen bir yıl ve bundan daha kötü bir yıl olmaması sanırım hepimizin ilk beklentisi olacak. O zaman; Beckett’ın, Dünya ve Pantolon kitabının girişindeki anekdotla bitirelim bu yılı: MÜŞTERİ: Tanrı dünyayı altı günde yarattı, ama siz, altı ayda bana bir pantolon dikmeyi beceremediniz. TERZİ: Ama, bayım, bir şu dünyanın haline bakın, bir de pantolonunuza.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.