Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Terskarga



Toplam oy: 34
“Bir zamanlar ne olmak istediysem şimdi oyum diyebilir miyim bugün? İçinde yaşadığım dünyanın benim hayallerime cevap verip vermediğini sormuyorum kendime, çünkü bir defa hayır diye cevap verirsem, fazla yol almamışım hissine kapılacağım. Ama sürdürdüğüm hayat istediğimle, beklediğimle örtüşüyor mu?” Doğdum / Georges Perec

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl. Hayatımız boyunca kullanmadığımız kadar kolonya tükettik. Ve kol kola kutlamalar yerini uzaktan sevmelere bıraktı. Cenazelerimizde bile yalnızız artık… Her şeyi uzaktan yapar olduk. Daha fazla teknoloji ile haşır neşiriz mesela... Düzeleceğine olan inancımız, beklenen ve gelen yasaklarla yeni yıla olan umut beklentimizi daha da arttıracak şimdi. En umutlu olduğumuz şey de salgına karşı etkili olduğu söylenen ve dört gözle beklediğimiz aşı hakkında gelen haberler…

“Aşı” kelimesinin, Latincesi “vacca” olan “sığır” kelimesinden geldiğini biliyor musun? Dur şaşırma, olay tamamen 1796 yılında bir İngiliz doktor olan Edward Jenner’in (d:1749 – ö:1823), o sıralarda yaygın olan çiçek hastalığını önlemek için geliştirdiği yöntemden kaynaklanıyor. Köyde doktorluk yaparken sütçü kızların elle sığırlara dokunmalarından dolayı bazen, çiçek hastalığının daha düşük bir şekli olan sığır çiçeği hastalığına yakalandığını farketmiş. Bu sütçü kızlar, çiçek hastalığına dirençli görünüyorlarmış. Jenner, bir sütçü kızın elindeki enfeksiyonlu sıvıyı alıp, çiftlikteki sekiz yaşındaki bir çocuğa enjekte etmiş. Çocuk sığır çiçeği hastalığından yatağa düşmüş ama hemen iyileşmiş. Jenner sonrasında çocuğa çiçek hastalığı enjekte etmiş fakat çocuk hastalanmamış. Sığır çiçeği hastalığının, çiçek hastalığından koruduğu sonucuna varmış. Yani ilk aşı, aslında sığır çiçeği hastalığı virüsüymüş.

Godot’yu bekler gibi aşıyı bekliyoruz
Aralık ayındayız. Bu derin yalnızlık yılında Godot’yu bekler gibi aşıyı bekliyoruz. Yalnızlık yılı ve Godot… Bu kelimeleri özellikle seçtim. Çünkü bir Aralık ayında kaybettiğimiz Samuel Beckett’tan(d:13 Nisan 1906 – ö:22 Aralık 1989) bahsetmek istiyorum.
Edebiyatla, tiyatroyla, yazıyla bir nebze dahi ilgisi olan herkesin mutlaka duyduğu ve günlük hayatta da deyim haline gelen Godot’yu beklemek, belki kısaca aslında gelmeyecek olanı beklemektir. Tabii değişik şekillerde de kullanırız: Çok bekledim, hala bekliyorum, bekliyorum…
Beckett’ın “Bir perdelik bir şey çok az, üç perde ise çok fazla olurdu” dediği Godot’yu Beklerken, sesiz sinemanın komedi yıldızları, Chaplin'e, Laurel - Hardy'ye selamlarla doludur. İrlanda doğumlu yazarın Fransızca olarak kaleme aldığı bu oyunun, dünyada tüm ülkelerden önce, 1954 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından Fransa’dan sonra ilk defa ülkemizde oynandığını biliyor muydun?
Kitabın; Fransız kitap zinciri Fnac’le birlikte ünlü Fransız gazetesi Le Monde’un ortaklaşa hazırladıkları ve yaklaşık 17.000 kişinin katıldığı oylarla belirlenen Yüzyılın 100 Kitabı listesinde olduğunu da eklemeliyim. Hızla yükselen ve merak ettiren bu oyun / kitap, klasiklerin en bilinen özelliği ile karşı karşıya kalmıştır tabii: Herkes tarafından bilinen, kimse tarafından okunmayan…
James Joyce’la olan dostluğu, kitaplarının önemi… Babasının ölümünün etkisiyle, Tavistock Kliniği’nde Dr. Wilfred Bion gözetiminde iki yıl sürecek olan bir tedaviye başlaması… Göğsünden bıçaklanması, 1941’de bir yeraltı direniş grubuna katılması ve 1942’de Gestapo'nun grubun üyelerini tutukladığını öğrenince gizlenmeye başlaması; ardından da Fransa'nın işgal altında olmayan bölgesine geçmesi… 20’nci yüzyılın son modernisti ya da ilk postmoderni kabul edilmesi gibi daha bahsedemediğim bir sürü özelliği var yazarın.
Oyun yazmayı seçmedi, öyle oldu

Eserlerinin çoğunu Fransızca ya da İngilizce yazıp, diğer dile kendisi çevirmiş. Az konuşup, gelen eleştirilere de cevap vermemiş. Kitapları hakkında sorulan sorulara verdiği cevaplar ‘anlayanlar’ için gayet nettir: Yönteminin yöntem yokluğu olup olmadığı sorusuna, “Hiçbir yerde hiçbir yöntem izi göremiyorum,” cevabını vermiş. Beckett ekonomiye ilgisiz miydi? Karakterlerinin hayatlarını nasıl kazandıklarına dair sorunları hiç mi ele almadı? “Benim karakterlerimin hiçbir şeyi yok,” diyerek konuyu kapatmış. Beckett’e, neden onca roman yazdıktan sonra oyun yazmayı seçtiği sorulmuş.
“Oyun yazmayı seçmedim,” diye cevap vermiş “Öyle oldu.” 2006 yılında, Beckett’ın doğumunun yüzüncü yılı anısına, İrlanda Merkez Bankası tarafından 20 Euro’luk altın hatıra paraları basılmış. 20.000 adet basılan ve 2 Mayıs 2006’da tedavüle çıkan paraların yazı tarafında İrlanda arpı ile “Samuel Beckett 1906 - 1989” yazısı bulunuyormuş. Tura tarafında ise Beckett’ın yüzü ile en bilinen oyunu olan Godot'yu Beklerken’den bir sahne yer alıyormuş.
Dünyamızın geldiği yer ortada… Kötü geçen bir yıl ve bundan daha kötü bir yıl olmaması sanırım hepimizin ilk beklentisi olacak. O zaman; Beckett’ın, Dünya ve Pantolon kitabının girişindeki anekdotla bitirelim bu yılı: MÜŞTERİ: Tanrı dünyayı altı günde yarattı, ama siz, altı ayda bana bir pantolon dikmeyi beceremediniz. TERZİ: Ama, bayım, bir şu dünyanın haline bakın, bir de pantolonunuza.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Anahtar kelimeler: Ergani, baba, kış, soba, gaz lambası, kitap. Bu anahtarla açıyor çocuk şiirin kapısını. Dışarda kar fırtına, içerde babanın ılık sesi. Kitap okuyan ses ılıktır, hele Ali’den söz ediyorsa. Hele Ali atıyla gelip çocuğun önünde duruyorsa.

William Faulkner’ı romancı olarak biliriz. Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı gibi benzersiz romanlarını okumuş olmak yeter bunun için. Halbuki Faulkner aynı zamanda öykücü ve şairdir. Gerçi okuduğum birkaç şiiri, şiir konusunda ısrarcı olmamasının gayet isabetli bir karar olduğunu düşündürmedi değil ama öyküleri için aynısını söyleyemem.

Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının yazarı J. D. Salinger hakkında söylenecek çok şey var ve aynı zamanda -mükemmel bir tezat olarak- o kadar da çok şey yok.

Polisiye edebiyatın tekinsiz labirentlerinde gezerken korkudan heyecana, hüzünden şaşkınlığa pek çok duyguyu deneyimleyen okur, olayların ya da vahşetin dozu ne ölçüde artarsa artsın, kurgunun kendine ilişmeyeceğini bilmenin emniyetindedir. Bununla beraber, ilhamını gerçek hayattan alan hikâyelerin sunduğu okuma deneyimi, okuyucuda daha farklı tesirler bırakabilir.

10 Temmuz 2011… İstanbul/Balmumcu… Dünya Bülteni’ndeki ofisinde Akif Emre bir kitap uzattı… Kitap o dönem Klasik Yayınları’ndan çıkan İhsan hocanın Fuzûlî Ne Demek İstedi? kitabı... “Oku, konuşalım” dedi. Fuzûlî’nin bir şiirinin şerhini İslam düşünce geleneği içinde dolaşarak okuyordum adeta.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.