Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Tezgahta bulaşık bırakmayan yazar



Toplam oy: 1056
Etgar Keret
Siren Yayınları
O halde Keret için, insanlık hali ve trajikomik için, kara mizah için bir ah ile başlasın kahkahamız, ahahahaha.

“‘Bu öykü müthiş,’ dedi abim. ‘İnsanın aklını başından alıyor. Fazla kopyan var mı?’ Olduğunu söyledim. Bana abisi-küçük-kardeşiyle-gurur-duyuyor gülümsemesiyle baktıktan sonra yere eğilip elindeki sayfayla köpeğin kakasını aldı ve çöp bidonuna attı. Yazar olmak istediğimi işte o anda anladım.” İlk öyküsünün, bir yazarın sonraki yazı yolculuğundan izler taşıdığını duymaya alışığız ama onun çöpe gidiş hikayesinden bile kendisine yakışır bir kara mizah çıkarmak yalnızca Etgar Keret’e özgü olsa gerek.

 

Keret, sürekli bunu yapmayı nasıl beceriyor bilmiyoruz ama gündelik hayatta saklı trajikomiği bulup çıkarmada usta olduğu su götürmez. Bunu dil ve kurgu oyunlarına girmeden,  büyük bir basitlikle, ahizeyi kaldırıyormuş gibi doğallıkla yapması da cabası. Onu üslup sahibi ve büyük bir yazar yapan da bu olmalı. Herhalde kendisi de böyle düşünüyor ki, bir öyküsünde, “Yazar ne bir aziz, ne bir guru ne de kapıda duran bir peygamber; biraz daha keskin bir farkındalığa ve dünyanın kavranılmaz gerçeğini tanımlamak için biraz daha duyarlı bir dile sahip bir başka günahkâr sadece,” diyor. 

 

Yedi Güzel Yıl’da, oğlunun doğumundan babasının ölümüne kadar yazdığı otobiyografik nitelikteki öyküleri yer alıyor. Öykülerin ortak yanı otobiyografik olmalarından ziyade evrensel insanlık halini şerh etmeleri ve “dünyanın kavranılmaz gerçeğini tanımlama”ya çalışmaları. Bu ikisinin trajikomikte birleşmesi ise başlı başına bir Keret hinliği.

Hayatın içinde mutat bir sıradanlıkla olduğu yerde duran, kimse fark etmese sonsuza kadar orada durmaya devam edeceğine yemin edebileceğimiz “trajikomik,” Keret’in ustaca dokunuşu ve belki biraz da tozunu alıp parlatışıyla acılı bir kahkahaya dönüşüyor. Sanki orada durup, “İnanın sizi güldürmek istemiyorum, ama komik öyle değil mi?” diyen bir yazar var. Bizi tam her şeyin komik olduğuna inandırdığı andaysa, o alışkın olduğumuz hınzırlığıyla “Peki, gerçekten de öyle mi?” deyip duygu yüklü bir bombayı kucağımıza bırakıp kaçıyor Keret.

 

Savaş ortamı


Keret’in kara mizahında –aslında Latin Amerika’nın büyülü gerçekliğinde ya da Balkan müziğindeki histerik neşede olduğu gibi– yetiştiği coğrafyanın savaş ortamının da büyük etkisi var. Joyce nasıl Dublin’in gündelik hayatının muhteşem anlatıcısıysa, Keret de Tel Aviv’in sıradan hayatının mahir hikayecisidir. Sıradan bir Tel Avivlinin, pek de sıradan olamayan hayatı olarak da okunabilir bu kitap. Zihninin bir köşesi savaşla meşgulken gündelik hayatın devam ettirilmek zorunda oluşu bile yeterince trajikomikken, Keret’in kara mizahta gitgide ustalaşması kimseyi şaşırtmayacaktır. Kitabın ruhuna bu temanın sindiğini söyleyebiliriz. Hatta “Bomba Tehdidi” tam da bu konuya değinen müthiş bir öykü. Biraz spoiler verelim: Sosyal düzenin, değer verdiğin her şeyin ve hatta kendi biricik varlığının bile her an gaz ve toz bulutuna dönüşme ihtimaline karşı, tezgahta bulaşık bırakmamaya ve insanlara kibar davranmaya özen göstermenin zorlukları üzerine duruyor Keret. Tabii ki keskin bir farkındalık ve duyarlı bir dille.

 

O halde Keret için, insanlık hali ve trajikomik için, kara mizah için bir ah ile başlasın kahkahamız, ahahahaha.

 

 


* Görsel: Ahmet İltaş

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.