Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Tırnak içinde: "Romanolmayan"



Toplam oy: 910
Frederic Tuten /// Çeviren: Gökhan Aksay
Jaguar Kitap
Uzun Yürüyüş'te Mao’nun Maceraları, yayıncılar tarafından geri çevrilince Tuten’in yardımına arkadaşı Roy Lichtenstein ile komşusu Susan Sontag koşuyor. Üstüne bir de John Updike beğenince artık kimse bu kitabın dışlanmasını bekleyemez.

Sevdiğim bir fıkradır: Bir sergide, kavramsal ve soyut sanat eserlerini inceleyen bir entelektüel, yanındaki diğer entelektüele, “Nelere bak nelere!” der. Diğeri cevap verir: “Böyle olur bunlar.” Kabul edelim, bu gülünç içreklikten, edebiyat ve sanat eleştirisine ucundan kıyısından bulaşan en masumumuz bile sorumlu. Ancak, içrekliğin gücü yabana atılmamalı. 

 

Andy Warhol ünlü Mao Zedong portresini yapmadan ve Mao, sureti vasıtasıyla Amerikanize edilip bir pop art ikonuna dönüşmeden iki yıl önce, yıllardan 1970. Akademisyen Frederic Tuten, Mao’yu, yazdığı metinlerarası bir maceranın başkahramanı olarak seçiyor. Fakat Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları, yayıncılar tarafından geri çevriliyor. Bu bir roman değil diyorlar, “romanolmayan” bir şeyi neden yayımlasınlar? Tuten’in yardımına arkadaşı Roy koşuyor. Roy dediğim, Roy Lichtenstein. Mao’nun maceralarını okuduktan sonra, kitap için bir kapak resmi yapmayı kabul ediyor. Böylece, Lichtenstein elinden çıkma bir Mao litografisiyle özel bir baskı yapmayı kabul eden bir yayıncı çıkıyor sonunda. Frederic Tuten’in, arada birlikte dans etmeye gittiği bir komşusu var. Adı Susan Sontag, belki tanırsınız. Mao’nun “romanolmayan” maceralarını “buz gibi bir gazoz, bir soğuk kompres, ağaç altı bir gölgelik” olarak tanımladığı sözleri kitabın kapağında yerini alıyor. Lichtenstein’ın kırmızı zeminde gülen Mao portresi ve Sontag’ın övgüsü sayesinde, Tuten, tanımlanamayan kitabını yayımlatmak için ihtiyacı olan “Böyle olur bunlar!” vizesini alıyor. Şüphesiz, The New Yorker’da John Updike tarafından beğenildikten sonra kimsenin bu “romanolmayanı” dışlaması beklenemez ve bundan böyle, Updike’ın kelimeleriyle “tırnaksız harflerle hiciv” olarak anılması gerekir. 

 

Frederic Tuten, kendi “romanolmayanını” iki şekilde tanımlıyor: T.S Eliot’ın Çorak Ülke’si gibi parçaların ve alıntıların mozaiğinden oluşan kişisel olmayan bir kurmaca ve Godard’ın kameraya bakıp felsefi konuşmalarıyla hikayeyi bölen karakterlerinin anti-sineması. Sanırım artık sizin de kitabın nasıl bir şey olduğu hakkında epey bir fikriniz oluştu.

 

Apolitik bir kolaj

 

 

Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları yazıldığında 68 hareketinin politize atmosferi hâlâ yoğun olsa gerek. Devrim hem fikir olarak hem de bir aidiyet olarak gençleri meşgul etmekte, Çin hiç olmadığı kadar yakın gelmektedir. Tarihin böyle bir anında ideolojiyi pop art ile ifade etmek, devrimin apolitikleşmesi, zararsız hale getirilmesidir. Belki de Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları’nın ironisi burada. Heykellere ve tablolara konu olmuş Mao imgesinin yapısökümünü gerçekleştir, hatta paramparça et. Sonra o parçaları neredeyse bir heykel ya da karışık medya bir tablo yapar gibi kes yapıştır, yoğur yont, birbirine kaynak yap. Frederic Tuten’in deneysel üslubu, tarihi gerçeklerle kurmacayı, alıntıyla taklidi birleştiren bir kolaj. Bu kolajda Mao bazen tarihi bir figür, bazen çizgi film karakteri, bazen sürrealist bir tablonun içindeki kırmızı leke.

 

Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları şu parçalardan oluşuyor: Mao Zedong yönetimindeki Kızıl Ordu’nun neredeyse on bin kilometre ve bir yıl süren geri çekilme harekatının tarih anlatıcılığı üslubuyla dökümü; Mao’nun özel yaşamından anekdotlar gibi kurgulanmış sahneler; Mao’nun sanat ve toplumsal konulardaki felsefi konuşmaları; Jack London’dan Demir Ökçe, Hawthorne’dan The Marble Faun, Engels’ten Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Oscar Wilde’dan De Profundis gibi kitaplardan ve daha nicelerinden doğrudan alıntılar; Hemingway, Kerouac, Steinbeck gibi yazarların üslubu taklit edilerek, sanki onlar yazmış gibi duran paragraflar; Mao ile yapılmış kurmaca bir röportaj. 

 

Zor ve okuru içine almayan bir kitap

 

Bu parçaları, kitap hakkında detaylı bir araştırma yapmadan, önsözleri okumadan, 145. sayfadaki kaynak kitapların listesini görmeden (Kitabın henüz başındayken nasıl görülebilir?) teşhis etmek neredeyse imkansız. Ayrıca hangi paragrafın doğrudan başka bir yazardan alıntı olduğunu, hangi paragrafın Hemingway’i taklit eden Frederic Tuten olduğunu ayırt etmek, çeviri ne kadar iyi olursa olsun, orijinal İngilizce metin okunmadıkça anlaşılabilecek bir şey değil. Sonuç, daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen bir okuma deneyimi oldu. Özellikle ilk 50 sayfa, beni sürekli kitabın dışına atmak istedi. Büyük Yürüyüş’ten haberler ile Çin’den, Demir Ökçe’den alıntılarla distopik bir Amerika’ya savruldum. Bir bakmışım The Marble Faun’daki karakterlerden mermer ve heykel ilişkisini öğreniyorum. Okumaya devam edince, Mao’nun Greta Garbo tarafından baştan çıkarıldığı lezzetli ve fantastik bir sahneyle ödüllendiriliyorum. Mao çadırında, Garbo kırmızı fok derisinden çizmeler ve kırmızı saten bir elbiseyle tanka binmiş geliyor. Mao’nun çalışma odasına bir göz atmak, kitaplığındaki kitapları öğrenmek, duvarındaki posterler ve fotoğrafları keşfetmek ve Başkan Mao ile yapılan söyleşiyi okumak için kitabın sonuna kadar sabretmeye değer. 

 

“Romanolmayanı,” yazarın kafasında nasıl kurgulandığı ve nasıl yazıldığından çok, nasıl okunduğuna odaklanarak değerlendirmek önemli. Okurken kendimi en az yazar kadar emek harcamış hissediyor olmam beni şaşırttı. Sonuçta Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları’nın yaptığı, eş zamanlı olarak farklı bilgi kaynaklarından ve çoklu mecralardan uyaranları, bildirimleri ve içerikleri gözlerimin önünde akıtmaktan başka bir şey değildi. Algılarımın alanı ve süresi dolayısıyla böyle bir disipline alışkın olması gerekirken, roman okumaya şartlanmış beynim tümden bir bağlantısızlık sorunu yaşıyor. Okurluk ve içerik tüketiciliği karışmasın birbirine. Sakin, zamanın yavaş aktığı, gerçeğin tek kaynaktan beslendiği, sabırsızlığın ve sıkılmanın varolmadığı son kale olarak kalmalı belki roman. Mao bile, söyleşisinin sonunda, lafı Oscar Wilde’a bırakıyor ve De Profundis’ten bir alıntı yapıyor: “Bizimkisini faydacılık çağı diye adlandırıyoruz ve herhangi bir şeyi nerede kullanacağımızı bilmiyoruz. İlkel güçlerin insanı arındırdığına eminim; onların arasına dönüp onların mevcudiyetini hissederek yaşamak istiyorum.” Sevgili roman, sevgili ilkel şey.

 

 


 

 

* Görsel:  Ethem Onur Bilgiç

 


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

“Aksilik bu ya, şeytanlara ben de inanmıyorum...” diye yazmıştı Dostoyevski, 1876 yılında. Halbuki birçok romanında dâhi bir karakterin içinde, ahlakı ve kanunları sorgulayan bir şeytan yatar, Raskolnikov, Stavrogin, yahut Ivan Karamazov gibi.

 

Her gün diri olmanın vermiş olduğu sorumluluk ve insanlar arasında bulunmanın ufak tecrübesi ve trajedisi ile...

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.