Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Tuşlara kim basıyor?



Toplam oy: 112
Buket Tahmaz Savaş
Altın Kitaplar
Okur her bölümde yeni bir gerçekliğin kapısını aralıyor ve tüm gördüklerini yeni bilgiler ışığında baştan yorumlamak zorunda kalıyor.

Çocuk kitaplarıyla tanıdığımız Buket Tahmaz Savaş, bu kez okuyucunun karşısına bambaşka bir romanla çıkıyor. İçimdeki Gölge, okurun her bölümde yeni bir gerçekliğin kapısını araladığı ve tüm gördüklerini yeni bilgiler ışığında baştan yorumlamak zorunda kaldığı bir izlekte ilerliyor.


Öncelikle, engelli kadrosuyla başvurduğu kütüphanede ilk iş günü olan ana karakterimize dönen bakışları görüyoruz. Kendi sınırları dışında kalan her şeyden ve herkesten alabildiğine tiksinen yaygaracı bir sekreterin sırtına, dış dünyanın tüm tahammülsüzlükleri bindirilmiş. “Özürlü”, “geri zekâlı” ve “sapık” gibi çirkin yaftaların sıklıkla tekrar edilmesi, okuru gündelik hayatta karşılaştığı ya da bilmeden kendi de kullandığı sözcüklerle yüzleştiriyor.


Bunca kötü muameleye karşı dahi suskunluğunu bozmayan karakter sonraki sayfalarda sesine kavuşuyor ve tüm bastırılmışlığın acısını çıkarırcasına, 237 IQ’ya sahip bir gencin hayatı boyunca aşmak zorunda kaldığı (ya da kendi deyimiyle “tercih ettiği”) durumları, babasının eksikliğini, annesinin her şeye rağmen onu kollayışını, önemli kırılma noktalarını anlatıyor. Çünkü yıllarca zihinsel engelli taklidi yapmayı seçse de, kütüphanenin arşiv görevlisinin tanıdık gelen ve önyargılardan uzak gülümseyişi, sanki ona artık her şeyi anlatma zamanının geldiğini fısıldıyor. Artık anlatacak bir şey kalmadığında ise, kamera bu kez arşivcinin gözünden göstermeye başlıyor olayları.


Tüm bildiklerimizi bambaşka bir pencereden izlerken, içimizdeki gölgenin sesini duymazdan geliyor ve bu sefer de yeni gerçekliğin hayaline kapılırken buluyoruz kendimizi. Oysa sayfalar ilerledikçe, tutarsızlıkları ve arka plandaki karanlığı içten içe hissediyoruz. Arşivcinin pişmanlığıyla beraber açılan yeni kapıda, bu kez kitabın ve karakterimizin “tanrısına” çeviriyoruz kameramızı. Böylece büyük resim gözler önüne serilirken, bir kez daha tongaya düştüğümüzü kendimize kızarak fark ediyoruz.

 

 

Ya aslında her şey gördüğümüz kadarsa?

 

Özgürlüğüne kavuşmak adına yıllardır plan yapan bir gencin tüm sırlarının döküldüğü yerin bir kütüphane olması şaşırtıcı değil. Her göze farklı görünen kütüphanenin boyasının altında aslında bambaşka bir şey olduğu fazlasıyla ortada. Borges’ten Murakami’ye tüm yazarların yolunun bir şekilde kütüphanelere ve onların tuhaf yanlarına çıkmasına alışık olan okurlar, ister istemez büyülü gerçekçi noktalar arıyor. Gerçekliğin sadece kedilerce malum oluşu bir ümit doğursa da kurgu içinde kendisine sağlam bir yer bulamıyor. Labirentvari koridorlardan ve kilitli kapılardan geçerken aslında her şeyi gözlemleyen bir kameranın sadece gözlemci olarak kalmayıp alabildiğine müdahil oluşuysa, özgürlük imgesiyle adeta dalga geçiyor.


Delilik ile dâhilik kavramları arasında bocalarken, sırların farklı karakterlerin ağzından anlatıldıkça açığa çıkması, okuru bir anlamda atıl bırakan bir anlatı biçimi. Puslu bırakılan kısımlar ya da çözülmesine ramak kalan düğümler olmaması, kitabı kapattıktan sonra bir tatminsizlik hissi veriyor. Zekanın bunca yüceltilmesine rağmen içten içe lanetlenmesi de insan psikolojinin ters köşe oyunlarından biri olsa gerek.


Öteki olmanın, toplum baskısının ve bu baskının verdiği kapana kısılmışlık hissinin, aslında toplumun en küçük mekanizması olan aile üzerinden verilmesi, çok temel bir soruna parmak basıyor. Gündelik hayatta sıradanlaşmış hakaret sözcükleri, kendisi de bir öteki olarak baskı gören karakterin ağzından bile rahatlıkla dökülebiliyor ve bu da metni belli noktalarda yabancılaştırıyor.


Sayfalar arasına serpiştirilmiş şiirsel anlatı yerine, ana karakterin o boş vermiş mizahi diline metinde daha fazla yer verilseydi diye sık sık düşünsem de karakterlerin yazarı belli noktalara sürükleyip kurguyu dahi kimi zaman baştan yarattığını göz önünde bulundurduğumda yazara da hak vermeden edemiyorum. Bir solukta okunabilecek bu kısa romanın gelgitlerinden sağ çıkarsanız, sizin de benzer fikirlere kapılacağınızdan eminim.

 

 

 


 

 

Görsel: Ömer Faruk Yaman

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.