Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si



Toplam oy: 177
Jim Thompson // Çev. Sunay Hamitovalı
Mephisto Kitaplığı
Thompson’ın polisiyesine dalma cesaretini gösterecekler, bunun edebi bir kaygıyla yazılmamış olduğunu unutmamalılar. Elinizde saf bir öfke, kara mizah ve berbat bir gerçeklikten başka bir şey yok.

Jim Thompson imzalı Vahşet Gecesi, “ucuz” polisiye alanındaki en iddialı eserlerden biri. Ardından gelenlerin basamak taşı olsa da, genel görüş, henüz onu kimsenin geçmediği ve daha bir süre geçemeyeceği yönünde.

Geoffrey O’Brien tarafından “ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si” olarak adlandırılan Thompson’ın –aslında o kadar da masum olmayan masumların elinde parlayan baltasıyla Suç ve Ceza’ya, yaşadığı gelgitlerle sadece daha da karanlığa gömülen ve sempati duyulamayacak kadar rahatsız edici karakterleriyle– Rus edebiyatına göndermeler yapsa da, gerçek bir Amerikalı olduğunu anlamak için şeytani kötücüllüğüne bakmak yeterli. Özellikle romanın sonunu yazarken oldukça eğlenmiş olmalı.

Aslına bakarsanız, katil-maktul-cinayet nedeni üçgeninde klasikleşmiş bir anlatı sunacakmış gibi hissettiren Vahşet Gecesi romanı, daha ilk sayfada karnımıza sıkı bir yumruk indiriyor. Yarı-ölü sakinleriyle grileşmiş basit bir kasabaya adım atan (anti) kahramanımız Charlie “Little” Bigger 1.50 boyunda, takma dişleri ve lensleri olmadığında bir hilkat garibesinden farksız, veremli bir adam olmasına rağmen şimdiye kadar ardında en ufak bir iz dahi bırakmamış bir kiralık katil. Ya da yazar bizi buna inandırmak için zehirli yemler atıyor. O kadar ki, bazen şüpheye düştüğümüz için kendimize kızıyoruz.

Daha derine girdikçe mükemmellikten uzaklaşıyor ve absürdlük batağında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.  Tek çaremiz Bigelow’un ensesinden ayrılmamak, yoksa pimi çekilmiş bomba her an elimize patlayabilir! Çemberi daraltan ise bebek ayaklı bir kadın, tarlada yetiştirilen organlar, öldürülmemek için kendini zehirlemekten çekinmeyen bir adam ve katile işkence eden uluyan keçiler. Evet, keçiler yeterince vahşileşirlerse en kötü kabuslarınızda bile karşılaşamayacağınız biçimde uluyabilirler.

Alışık olduğumuz sulardan uzaklaşsak ve modern örneklerde bulamadığımız, sürrealist bir dünyaya çekilsek de, aslında önemli olan tek şey belki de yok oluş. Roman boyunca kesilen diyaloglar ve maksadını asla karşılamayan cümlelerle ortaya çıkan bu durum, sonlara doğru daha bariz bir hal alıyor. En sonunda sadece jestler ve homurdanmalar seviyesine gelen iletişim, kurgunun tuhaflığının en önemli parçası haline geliyor. Asıl vahşet tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Thompson’ın polisiyesine dalma cesaretini gösterecekler, bunun edebi bir kaygıyla yazılmamış olduğunu unutmamalılar. Elinizde saf bir öfke, kara mizah ve berbat bir gerçeklikten başka bir şey yok. Belki de bu kitabın özensiz çevirisi ve okumayı neredeyse imkansız kılan imla hataları da romanın atmosferini okura ilk elden yaşatmak için yapılmıştır, kim bilir.

 

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Aybars Yücel

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.