Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si



Toplam oy: 114
Jim Thompson // Çev. Sunay Hamitovalı
Mephisto Kitaplığı
Thompson’ın polisiyesine dalma cesaretini gösterecekler, bunun edebi bir kaygıyla yazılmamış olduğunu unutmamalılar. Elinizde saf bir öfke, kara mizah ve berbat bir gerçeklikten başka bir şey yok.

Jim Thompson imzalı Vahşet Gecesi, “ucuz” polisiye alanındaki en iddialı eserlerden biri. Ardından gelenlerin basamak taşı olsa da, genel görüş, henüz onu kimsenin geçmediği ve daha bir süre geçemeyeceği yönünde.

Geoffrey O’Brien tarafından “ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si” olarak adlandırılan Thompson’ın –aslında o kadar da masum olmayan masumların elinde parlayan baltasıyla Suç ve Ceza’ya, yaşadığı gelgitlerle sadece daha da karanlığa gömülen ve sempati duyulamayacak kadar rahatsız edici karakterleriyle– Rus edebiyatına göndermeler yapsa da, gerçek bir Amerikalı olduğunu anlamak için şeytani kötücüllüğüne bakmak yeterli. Özellikle romanın sonunu yazarken oldukça eğlenmiş olmalı.

Aslına bakarsanız, katil-maktul-cinayet nedeni üçgeninde klasikleşmiş bir anlatı sunacakmış gibi hissettiren Vahşet Gecesi romanı, daha ilk sayfada karnımıza sıkı bir yumruk indiriyor. Yarı-ölü sakinleriyle grileşmiş basit bir kasabaya adım atan (anti) kahramanımız Charlie “Little” Bigger 1.50 boyunda, takma dişleri ve lensleri olmadığında bir hilkat garibesinden farksız, veremli bir adam olmasına rağmen şimdiye kadar ardında en ufak bir iz dahi bırakmamış bir kiralık katil. Ya da yazar bizi buna inandırmak için zehirli yemler atıyor. O kadar ki, bazen şüpheye düştüğümüz için kendimize kızıyoruz.

Daha derine girdikçe mükemmellikten uzaklaşıyor ve absürdlük batağında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.  Tek çaremiz Bigelow’un ensesinden ayrılmamak, yoksa pimi çekilmiş bomba her an elimize patlayabilir! Çemberi daraltan ise bebek ayaklı bir kadın, tarlada yetiştirilen organlar, öldürülmemek için kendini zehirlemekten çekinmeyen bir adam ve katile işkence eden uluyan keçiler. Evet, keçiler yeterince vahşileşirlerse en kötü kabuslarınızda bile karşılaşamayacağınız biçimde uluyabilirler.

Alışık olduğumuz sulardan uzaklaşsak ve modern örneklerde bulamadığımız, sürrealist bir dünyaya çekilsek de, aslında önemli olan tek şey belki de yok oluş. Roman boyunca kesilen diyaloglar ve maksadını asla karşılamayan cümlelerle ortaya çıkan bu durum, sonlara doğru daha bariz bir hal alıyor. En sonunda sadece jestler ve homurdanmalar seviyesine gelen iletişim, kurgunun tuhaflığının en önemli parçası haline geliyor. Asıl vahşet tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Thompson’ın polisiyesine dalma cesaretini gösterecekler, bunun edebi bir kaygıyla yazılmamış olduğunu unutmamalılar. Elinizde saf bir öfke, kara mizah ve berbat bir gerçeklikten başka bir şey yok. Belki de bu kitabın özensiz çevirisi ve okumayı neredeyse imkansız kılan imla hataları da romanın atmosferini okura ilk elden yaşatmak için yapılmıştır, kim bilir.

 

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Aybars Yücel

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.