Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si



Toplam oy: 202
Jim Thompson // Çev. Sunay Hamitovalı
Mephisto Kitaplığı
Thompson’ın polisiyesine dalma cesaretini gösterecekler, bunun edebi bir kaygıyla yazılmamış olduğunu unutmamalılar. Elinizde saf bir öfke, kara mizah ve berbat bir gerçeklikten başka bir şey yok.

Jim Thompson imzalı Vahşet Gecesi, “ucuz” polisiye alanındaki en iddialı eserlerden biri. Ardından gelenlerin basamak taşı olsa da, genel görüş, henüz onu kimsenin geçmediği ve daha bir süre geçemeyeceği yönünde.

Geoffrey O’Brien tarafından “ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si” olarak adlandırılan Thompson’ın –aslında o kadar da masum olmayan masumların elinde parlayan baltasıyla Suç ve Ceza’ya, yaşadığı gelgitlerle sadece daha da karanlığa gömülen ve sempati duyulamayacak kadar rahatsız edici karakterleriyle– Rus edebiyatına göndermeler yapsa da, gerçek bir Amerikalı olduğunu anlamak için şeytani kötücüllüğüne bakmak yeterli. Özellikle romanın sonunu yazarken oldukça eğlenmiş olmalı.

Aslına bakarsanız, katil-maktul-cinayet nedeni üçgeninde klasikleşmiş bir anlatı sunacakmış gibi hissettiren Vahşet Gecesi romanı, daha ilk sayfada karnımıza sıkı bir yumruk indiriyor. Yarı-ölü sakinleriyle grileşmiş basit bir kasabaya adım atan (anti) kahramanımız Charlie “Little” Bigger 1.50 boyunda, takma dişleri ve lensleri olmadığında bir hilkat garibesinden farksız, veremli bir adam olmasına rağmen şimdiye kadar ardında en ufak bir iz dahi bırakmamış bir kiralık katil. Ya da yazar bizi buna inandırmak için zehirli yemler atıyor. O kadar ki, bazen şüpheye düştüğümüz için kendimize kızıyoruz.

Daha derine girdikçe mükemmellikten uzaklaşıyor ve absürdlük batağında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.  Tek çaremiz Bigelow’un ensesinden ayrılmamak, yoksa pimi çekilmiş bomba her an elimize patlayabilir! Çemberi daraltan ise bebek ayaklı bir kadın, tarlada yetiştirilen organlar, öldürülmemek için kendini zehirlemekten çekinmeyen bir adam ve katile işkence eden uluyan keçiler. Evet, keçiler yeterince vahşileşirlerse en kötü kabuslarınızda bile karşılaşamayacağınız biçimde uluyabilirler.

Alışık olduğumuz sulardan uzaklaşsak ve modern örneklerde bulamadığımız, sürrealist bir dünyaya çekilsek de, aslında önemli olan tek şey belki de yok oluş. Roman boyunca kesilen diyaloglar ve maksadını asla karşılamayan cümlelerle ortaya çıkan bu durum, sonlara doğru daha bariz bir hal alıyor. En sonunda sadece jestler ve homurdanmalar seviyesine gelen iletişim, kurgunun tuhaflığının en önemli parçası haline geliyor. Asıl vahşet tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Thompson’ın polisiyesine dalma cesaretini gösterecekler, bunun edebi bir kaygıyla yazılmamış olduğunu unutmamalılar. Elinizde saf bir öfke, kara mizah ve berbat bir gerçeklikten başka bir şey yok. Belki de bu kitabın özensiz çevirisi ve okumayı neredeyse imkansız kılan imla hataları da romanın atmosferini okura ilk elden yaşatmak için yapılmıştır, kim bilir.

 

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Aybars Yücel

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çocukluk yıllarımın büyük bir bölümünü ailemizin yaylak ve kışlak hayatı yaşaması nedeniyle dağlarda geçirdim. Ailemizin yaşadığı hatırı sayılır bir geçmişi olan bir köyümüz vardı, ancak hayvancılıkla uğraşanlar ilkbahardan sonbahara kadar dağlara kurdukları sayalarda vakitlerini geçirirlerdi.

Ev dediğimiz şey, içinde yaşadığımız, yediğimiz, içtiğimiz, kararlar aldığımız, güldüğümüz, ağladığımız, öfkelendiğimiz, âşık olduğumuz, seviştiğimiz, acı çektiğimiz, uyuduğumuz, hayal kurduğumuz, rüya gördüğümüz, yas tuttuğumuz, zaman zaman mağaraya kapanır gibi içine kapanıp yaralarımızı iyileştirdiğimiz yer. Sığınağımız aslında.

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.