Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si



Toplam oy: 190
Jim Thompson // Çev. Sunay Hamitovalı
Mephisto Kitaplığı
Thompson’ın polisiyesine dalma cesaretini gösterecekler, bunun edebi bir kaygıyla yazılmamış olduğunu unutmamalılar. Elinizde saf bir öfke, kara mizah ve berbat bir gerçeklikten başka bir şey yok.

Jim Thompson imzalı Vahşet Gecesi, “ucuz” polisiye alanındaki en iddialı eserlerden biri. Ardından gelenlerin basamak taşı olsa da, genel görüş, henüz onu kimsenin geçmediği ve daha bir süre geçemeyeceği yönünde.

Geoffrey O’Brien tarafından “ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si” olarak adlandırılan Thompson’ın –aslında o kadar da masum olmayan masumların elinde parlayan baltasıyla Suç ve Ceza’ya, yaşadığı gelgitlerle sadece daha da karanlığa gömülen ve sempati duyulamayacak kadar rahatsız edici karakterleriyle– Rus edebiyatına göndermeler yapsa da, gerçek bir Amerikalı olduğunu anlamak için şeytani kötücüllüğüne bakmak yeterli. Özellikle romanın sonunu yazarken oldukça eğlenmiş olmalı.

Aslına bakarsanız, katil-maktul-cinayet nedeni üçgeninde klasikleşmiş bir anlatı sunacakmış gibi hissettiren Vahşet Gecesi romanı, daha ilk sayfada karnımıza sıkı bir yumruk indiriyor. Yarı-ölü sakinleriyle grileşmiş basit bir kasabaya adım atan (anti) kahramanımız Charlie “Little” Bigger 1.50 boyunda, takma dişleri ve lensleri olmadığında bir hilkat garibesinden farksız, veremli bir adam olmasına rağmen şimdiye kadar ardında en ufak bir iz dahi bırakmamış bir kiralık katil. Ya da yazar bizi buna inandırmak için zehirli yemler atıyor. O kadar ki, bazen şüpheye düştüğümüz için kendimize kızıyoruz.

Daha derine girdikçe mükemmellikten uzaklaşıyor ve absürdlük batağında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.  Tek çaremiz Bigelow’un ensesinden ayrılmamak, yoksa pimi çekilmiş bomba her an elimize patlayabilir! Çemberi daraltan ise bebek ayaklı bir kadın, tarlada yetiştirilen organlar, öldürülmemek için kendini zehirlemekten çekinmeyen bir adam ve katile işkence eden uluyan keçiler. Evet, keçiler yeterince vahşileşirlerse en kötü kabuslarınızda bile karşılaşamayacağınız biçimde uluyabilirler.

Alışık olduğumuz sulardan uzaklaşsak ve modern örneklerde bulamadığımız, sürrealist bir dünyaya çekilsek de, aslında önemli olan tek şey belki de yok oluş. Roman boyunca kesilen diyaloglar ve maksadını asla karşılamayan cümlelerle ortaya çıkan bu durum, sonlara doğru daha bariz bir hal alıyor. En sonunda sadece jestler ve homurdanmalar seviyesine gelen iletişim, kurgunun tuhaflığının en önemli parçası haline geliyor. Asıl vahşet tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Thompson’ın polisiyesine dalma cesaretini gösterecekler, bunun edebi bir kaygıyla yazılmamış olduğunu unutmamalılar. Elinizde saf bir öfke, kara mizah ve berbat bir gerçeklikten başka bir şey yok. Belki de bu kitabın özensiz çevirisi ve okumayı neredeyse imkansız kılan imla hataları da romanın atmosferini okura ilk elden yaşatmak için yapılmıştır, kim bilir.

 

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Aybars Yücel

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.