Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Uzaklık Yaralar Yakınlık Yorar



Toplam oy: 12
Ali Işık’ın acele etmeyen, yavaş yavaş anlatan, okuru yormayan, detaylarda boğulmayan, öykünün finaline doğru okuru telaşesizce taşıyan bir tavrı var. Yazarın üçüncü öykü kitabı Uzaklık Yaralar postmodern uygulamalar anlamında da oldukça yetkin bir anlatıma sahip.

Ali Işık üçüncü öykü kitabını neşretti: Uzaklık Yaralar. Özellikle ikincisine göre bu kitabının postmodern uygulamalar anlamında daha “seyrelmiş” olduğunu gördüm. Görece daha serbest, daha sade bir anlatıma sahip Uzaklık Yaralar.

 

Yazarın yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızla ilgili bir mesleğinin olması veya bu alana ilgi duyması Türk öykücülüğü bakımından yenilik teşkil eden öyküler yazmasına sebep olmuş. Kitabın bir bölümünü bu yeniliğin belirlediğini söyleyebiliriz. Afrika veya Balkanlar’da yaşananlar, öykülerin konusu haline geliyor. Boşnak bir Müslümanın senelerce hapiste kaldıktan sonra ansızın çıkan bir afla ailesine kavuşmasını anlatan 'Eve Dönüyorum' hem konu hem de mekân anlamında öykücülüğümüz için yeni. Farklı. 'Beyaz Ev' ise Afrika’da dışarıdan gelenlere nasıl bakıldığını, özel olarak da Türklere nasıl bakıldığını göstermesi bakımından ilginç.

 

Burada “beyaz adam”la Türk olan bir “beyaz adam”ın ayrı ayrı algılanması, Türklere daha olumlu bir bakış sergilenmesi önemli bir ayrım. Kitabın “uzaklıklara” ilişkin öykülerinden biri ise 'Tam O Ân'. Afrikalıları çekeceği güzel fotoğrafları için malzeme gören bir Batılı ve fotoğrafını çekmek istediği kişinin bu durumu anlayarak Batılıya olumsuz bakışı yansıtılıyor. Afrika’yı ve Afrikalıyı aşağılayarak bakan Batılı bakış malumumuzdur çokça. Ama burada bu bakışı yakalayan ve ona hak ettiği küçümseyici tavrı iade eden yerli bir bakış daha var. Bir yerde oryantalizmle oksidentalizm aynı karede birleşmiş. Hasılı, Ali Işık, Türkiye’nin çok uzaklarından mekanlar ve insanlar devşirerek onu öykücülüğümüzün bir konusu haline getirmeyi başarmış.


Modern dünya kapanı

“Yakınlık yorar” derken, yani kitabın ismine kafiyeli bir başlık ilave ederken kitapta yer alan başka bir konuya dikkat çekmeyi amaçladım: Özellikle 'Atlar da Gitti' ve 'Dilsiz Uşak' öyküleri, Ankara merkezli bir bürokrasinin resmedilmesi, bir anlamda da eleştirilmesidir. İnsanların sabah kalktıkları andan eve döndükleri zamana kadar geçen sürede kendi çıkarları veya kariyerleri için adım atmaları, her söz ve davranışlarını bazı kişisel amaçları için planlamaları modern dünyanın bireyi kapattığı bir “kapan”, bir hapishane gibi algılanır ve böyle öyküleştirilir. Şimdi okuyacağımız satırlar, şehrin ve modern hayatın insan için nasıl bir kapana dönüştüğünü örnekler: “Her sabah aynaya baktığında, karşısında, tek amacı yaşamak zorunda kaldığı şehirden kurtulmak olan bir adama dönüştüğünü görebiliyordu. Şehir gün geçtikçe daralan cam bir fanusa dönüşmüştü. … Gün geçtikçe şehrin bir satranç tahtasının üzerine kurulduğuna dair düşünceleri netleşmişti. Herkes sabah evinden sanki bir hamle yapmak üzere çıkıyordu.” (s.78-79)
Aynı öyküde şair Adonis’ten yapılan alıntılar, belki yazar için kaçışın adresini göstermesi bakımından önemlidir. Kaçış daima kentten uzağadır. Kaçış daima doğaya doğrudur. Bunu sadece Ali Işık bağlamında söylemiyorum. İnsanoğlu, kentte yitirdiğini doğada bulacağına inanır ve sağalmak için yönünü kırsala çevirir. Yakınlık yorar ama insanın da kaçıp kurtulacağı bir yurdu, bir telafi imkânı vardır. Bu da belki biraz tabiatsa biraz da sanattır. Kitaptaki 'Seher Yeli' öyküsü bence bu kaçışın ifadesidir. 'Kaçış' kente rağmen yeniden durum almak ve ruhunuza çeki düzen vermek ise elbette kaçış olmaktan çıkar. Bu bir anlamda dirilişe dönüşür. Kitapta doğaya ve şiire atıf yapılması, yazarın alıntıladığımız bölümde girdiği açmazı nasıl telafi edeceğine dair bir işaret değeri taşır. 'Yeniden' öyküsü de bu yenilenme, değişme, dirilme teşebbüsünde köyün, çocukluğun bir adres olabileceğine işaret eder.

Postmodern edebiyat oyunları
Kitapta yer alan ve son zamanlarda ülkemizde hızla yükselen seyahat etme alışkanlıklarımız paralelinde yazılmış olan 'Acelemiz Var' da seyahatin yeni biçimlerine yöneltilmiş bir eleştiridir. Duyumsamadan, durmadan, dinlemeden, düşünmeden, hissetmeden, özümsemeden hızla yapılan yolculuklar insana kişisel bir tatmin duygusu vermez, doyumsuzluk verir. Kitabın son öyküsü de belki başka bir yazımızın konusu olmalıdır. Bu öykü, dört Balıkesirli öykücünün birbirleriyle oynadıkları bir oyundur. Oyunun üçüncü halkasıdır. Postmodern edebiyat bu tür oyunlaştırmaları sever.
Ali Işık’ın acele etmeyen, yavaş yavaş anlatan, okuru yormayan, detaylarda boğulmayan, öykünün finaline doğru okuru telaşesizce taşıyan bir tavrı var. 'Seher Yeli'nde bu telaşesiz ve hararetsiz anlatım birden hızlanıyor. Dil şiirselleşiyor. Devrik ve eksiltili cümleler anlatının hararetini artırıyor. Tempo bir hayli yükseliyor. Son cümlemiz: Uzaklık Yaralar, geride bıraktığımız yılın en iyi öykü kitaplarından biri.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.