Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Ya da bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda



Toplam oy: 1692
Julian Barnes
Ayrıntı Yayınları
Julian Barnes hepimizin cebelleştiği gündelik ifritleri kovalıyor: flört, yaşamı ciddiye/hafife almak, birbirini çekemeyen dostlar, en basit farklılıkların yarattığı ayrılıklar, yalnız kalmak, rutin, anababalık sıkıntıları, anne babalarımıza mutat ihtiyacımız, bir partnerde ne ararız, vs.

Hayır, öyle bitmiyor. Yüzlerce sayfa süren kalp çarpıntısı, gelgit, kaçıp kovalamaca,  Mr. Darcy'nin Elizabeth'e evlenme teklifi etmesiyle son buldu ve perde kapandı, son yazısı belirdi, kitabın arka kapağına ulaştık diye hikaye bitti sanıyoruz. Çok yanılıyoruz. Aslında devamı var, görmediğimiz odalarda, okumadığımız sayfalarda bir şeyler olmaya devam ediyor.



Julian Barnes ilk olarak Seni Sevmiyorum'un devamı niteliğindeki Aşk, Vesaire'yi yazdığında altını çizmişti bu 'devamı var' nosyonunun. Biz görmek istesek de istemesek de hayat devam ediyor, ama nedense o 'devam' evresini anlatmak pek cazip bulunmuyor – keza okumak ve izlemek o kadar eğlenceli olmuyor. En sonunda bahçeli bir eviniz oluyor ama ne tip bitkiler yetiştireceğiniz konusunda eşinizle bir türlü mutabakata varamıyorsunuz; ya da biriniz yaşadığınız şehirde dahi elinde haritayla dolaşmaya meraklıyken öteki bilmediği bir yemeği pişirecekken bile tarife göz ucuyla bakmayı yeğliyor; ya da yürüyüş molasında kahve içmenizi nazik sevgiliniz bir türlü kabul edemeyip boşuna ne kadar su kaybedeceğinizden ve yürüyüşün zaten yeterince uyarıcı olduğundan bahsediyor. Ortada daha önemli problemler varken, önemsiz şeyleri tartışıp duran, örneğin kendi yumurta pişirme yönteminin kesinlikle en doğrusu olduğunu iddia eden sizin benim gibi insanların hayatları.

 

 

Eh, pek sürükleyici bir hikaye olduğunu iddia etmek zor. Havai fişekler yok, büyülü anlarla örülü bir peri masalı değil anlatılan, son buluşmanızda büyük bir fırtına da kopmamış aranızda. Her gün yaşadığımız hayat. Evlilik, ilişki, aile, çocuklar. Bunlar üstüne söylenecek ne var sanki? Olsa olsa sıkıcılığa düşebilir insan; genel geçer, harcıalem, herkesin başında mevzular işte. Peki sanat illa bizi sıradanın ötesine taşıyan şeyler mi sunmak zorundadır? Birebir hayata dair olamaz mı? Artık hem yazılı hem görsel, kurgu ve belgesel nitelikte sayısız eser, aile, evlilik, çocuk yetiştirme, kuşak çatışması, gündelik kasaba ya da şehir hayatı gibi bir anlamda pek de 'haber değeri olmayan alelade şeyler'i konu ediniyor. Giriş-gelişme-sonuç kalıbına bağlı kalmayan, keskin iniş çıkışları olmayan, Freudyen anlamda id sularında dolaşmayan (yani elini ete ve kana bulamayan), herhangi bir çiftin hayatından herhangi bir kesite odaklanan minimal kurgular yaygınlaşıyor. Nabız da aynı yolu izliyor: “...zaten büyük şeyler bazen öylesine büyüktürler ki onlar hakkında söylenebilecek pek bir şey yoktur, oysa küçük şeyleri tartışmak daha kolaydır.” (s. 220)

 

 

Julian Barnes hepimizin cebelleştiği gündelik ifritleri kovalıyor: flört, yaşamı ciddiye/hafife almak, birbirini çekemeyen dostlar, en basit farklılıkların yarattığı ayrılıklar, yalnız kalmak, rutin, anababalık sıkıntıları, anne babalarımıza mutat ihtiyacımız, bir partnerde ne ararız, vs. Bir yandan her anlatıyı romantizm filtresinden geçirenlere nanik yaparken (Garibaldi'nin Anita'yla karşılaşması miti, pamuklu geceliğiyle sevişmekte ısrar eden sevgililer, ideal olmaktan uzak çiftler, tek başına kalınca tasarruf edilen zaman, bir dahaki sefere dahi iyi bir seçim yapacağı konusunda özgüveni olmadığı için mutsuz ilişkilerini bitiremeyenler) öte yandan hayatımızda küçük romantik mutluluklara hala yer olduğunu da yadsımıyor (birbirinize uygun olabileceğinizin ilk iması olan o nabız anı, sevdiğiniz tenin kokusu, elele yürüyen anne babaya gıptayla bakmak).

 

 

Ahmet Haşim bundan 80 küsur yıl önce “Kahramanı zevce ve mevzuu izdivaç olan hikayeden daha tatsız ne olabilir?” buyurmuş. Aslında haksız sayılmaz, Nabız dahil aşka dair gerçekçi kurguların ne kadar 'tat'lı oldukları tartışılır, çoğu tatlılı ekşili, bazen kekremsi. Ve fakat, hayat da öyle, yapacak bi şey yok... Aylak Adam C. soruyordu niye kurgu karakterlerin hiç çişi gelmez diye, halbuki ömrümüzün hatırı sayılır vaktini tuvalette geçirmiyor muyuz?

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.