Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Ya şeytan çıkmazsa



Toplam oy: 372
Paul Tremblay // Çev. Zeliha Babayiğit
Numen
Postmodern bir şeytan çıkarma öyküsü diyebiliriz Kafamdaki Hayaletler’de anlatılan öyküye, hatta modern korku klasiği The Exorcist’e doğrudan atıfta bulunan bir şeytan çıkarma öyküsü.

“Neye inanacağız?” Bu soru, gündelik hayatımız bağlamında rahatlıkla genelleme yapabileceğimiz, ama sıra edebiyata geldiğinde belli başlı türlerde ağırlıkla işlendiğini gördüğümüz bir meseleyi, “bilinmeyen”i yansıtıyor bize. Kaçınılmaz olarak fantastik edebiyatın, özellikle de korku edebiyatının temel unsurlarından birini oluşturuyor bu şüphe dolu “bilinmeyen” kümesi. İnsanın neye inanıp inanmayacağı ile bir edebiyat eserinin neye inandırıp inandırmayacağı problemi kesiştiğinde ise ortaya, hem klasik korku edebiyatının hem de modern korku eserlerinin gösterdiği gibi, bazen kuramdan ziyade kurgu aracılığıyla daha iyi verilebilecek cevaplar çıkıyor.


Paul Tremblay’in Kafamdaki Hayaletler adlı korku romanı, “Neye inanacağız?” sorusuna hem kültür endüstrisi açısından eleştirel bir yorum getiriyor hem de kurgusunda bizi sevk ettiği meçhul, müphem, muallak durumlar aracılığıyla öykünün tamamına erdirilmesi hususunda okuru anlatıya ortak ediyor. Başka bir şekilde söylemek gerekirse, “Hakikat orada bir yerde,” şiarı ile reality şovların hakikatten uzak dünyasını kesiştiren, her ikisi için de yorum getirebilen bu roman, hem modern hem de postmodern korku edebiyatını iç içe işliyor. Bir parodi haline gelmeden klasiklere gönderme yapıyor, korku edebiyatı gibi klişelere açık bir alanda aynı öyküyü yeniden yazmak yerine onu yeniden yorumlamaya davet ediyor okurunu. Tüyleri diken diken edecek tipik bir korku öyküsü beklenmemeli bu eserden, ama korku mefhumu üzerine düşündüren, güncel ve eleştirel bir öykü olduğunu belirtmek gerekir.

“Neye inanacağız?”

 

Romanın zamanda ve mekanda birbirini tamamlayan iki farklı anlatısı var. Birincisini, öykünün anlatıcısı Merry’nin, küçüklüğünde ailesinin başından geçen tuhaf ve korkutucu olayları Rachel Neville adlı bir yazarla yaptığı söyleşiler aracılığıyla anlattığı bölümler oluşturuyor. İkincisi de, söz konusu olayların üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra Merry’nin bir takma isim kullanarak yazdığı blog sayfaları olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki anlatı arasında ilerlerken, sadece on beş yıl öncesine ve sonrasına gidip gelmekle kalmıyoruz, aynı zamanda hem yazar ve anlatıcı hem de kurgu ve kurgudışı arasındaki perdelerin kalktığı bir metinle karşılaşmaya başlıyoruz. Belki de bu blog yazılarının olduğu bölümleri yazar Paul Tremblay’in paravanı olarak görebiliriz, çünkü bu araya giren metinlerde yazar, asıl okuduğumuz öykünün kurgudışı tarafını gösteriyor, edebi göndermelerini açıklıyor, anlatılan öyküyü elekten geçiriyor, neye inanıp inanmayacağımızı sorguluyor ve bizi çeşitli çözümlere ya da çözümsüzlüklere yönlendiriyor. Kısacası bizimle oynuyor, hem de anlatıcıyı, kahramanı değiştirmeden. Bu romanda anlatılan öykünün sözde alt-metnini verirmiş gibi yapmak için, bir üst-metin kurguluyor. Tam da bu yüzden, zaten şüpheli bir konunun, “inanç” temelli bir konunun işlendiği bu romanın kendisini de fantastik bir alanda, boş kümelerle dolu bir mekanda bırakmış oluyor.


Romanın konusunun nasıl işlendiği, konunun ne olduğunun önüne geçiyor bu yüzden. Postmodern bir şeytan çıkarma öyküsü diyebiliriz anlatılan öyküye, hatta modern korku klasiği Şeytan’a (The Exorcist) doğrudan atıfta bulunan bir şeytan çıkarma öyküsü. Anlatıcımız Merry’nin 14 yaşındaki ablası Marjorie’nin içine bir nevi iblis girdiği düşünülür ailesi tarafından. Babaları işsiz kalmış ve son zamanlarda dindarlaşmıştır, ailesi için pek de orada olan biri değil, silik bir babadır ama onun yerini başka bir baba figürü, bir “peder” dolduracaktır. Babanın içine düştüğü sıkıntı nedeniyle sadece aile değil, evleri de elden gitmek üzeredir. Geçim sıkıntısına bulunan çözüm ise, tam da ergenlik döneminde içine şeytan girdiği sanılan bir gencin tuhaf öyküsünü güya dürüst bir biçimde yansıtacak “Şeytan Çarpması” adlı bir reality şovun hazırlanması olur. Televizyonları başına geçip Barrett ailesini ve ailenin şeytani kızını merak içinde izleyecek olanlar için olayların gerçek mi yoksa bir performanstan mı ibaret olduğu bir yere kadar önem kazanır ama evin, ailenin içindeki “şeytan,” performansın ötesinde midir aslında? İşte kitaptaki “neye inanacağız?” anlarından en önemlisi bu noktada karşımıza çıkar. Birçok yorum ve fikir birbiriyle karşı karşıya gelir romanda ama metnin tutumu, şeytanın çoktan içeride, evde, ailede, özellikle de babanın içinde bir yerlerde olduğunu gösterir. Özellikle blog olarak okuduğumuz bölümlerde bunun altı derinlemesine çizilir ve feminist eleştirinin önemli bir teması olarak da tartışılır anlatıcımız Merry tarafından. Tabii, kitaba ismini veren hayaletler, Merry’ye aittir bir yandan, o yüzden o da şüpheli bir karakterdir. Öyküyü ondan dinleriz ama bir yere kadar güvenebiliriz kurguladığı öyküye. Kurgu içinde kurgu yapma ihtimali oldukça yüksek biridir çünkü.


Korkunun ne kadar değerli bir pazarlama ürünü olduğunu düşündürür böylece Tremblay. Şeytanla pazarlık, korkuyla yapılan bir pazarlıktır burada. Kafamdaki Hayaletler’in, modern insanın korkma arzusu üzerine bir öykü anlattığını da söyleyebiliriz bu sebeple. Şeytan filmine sürekli gönderme yapılırken, bir noktada, “Bugünlerde çocuklar o filmden korkmuyor artık,” der anlatıcımız Merry. Peki bugünlerde beklenen, kurgu olduğunu bildiğimiz bir korkuyla değil, gerçek olduğunu sanarak izlediğimiz bir performans sayesinde mi korkmaktır? Birçok duygu gibi korkuyu da istismar eden reality şovların insanı nasıl sömürdüğünü mü anlatır Tremblay? Peki, orta sınıf aileyi, ailenin direği olması gerektiğini düşünen baba figürünü sömüren şeytan nerede gizlenmektedir? Kafamızdaki hayaletler, bir şeytan çıkarma ayiniyle kovulacak davetsiz misafirler midir? Yoksa, romanda olduğu gibi, bilim ile din bir araya gelse bile, reality şova muhtaç bir kültürün, gerçeklik arayan ailenin hakikatten uzak olduğunu gösteren ev sahipleri midir?


İlk olarak 2015’te yayımlanan ve Paul Tremblay’in Türkçeye çevrilen ilk romanı olan bu eser, daha önce Stephen King ve Peter Straub’un defalarca kazandığı Bram Stoker Roman Ödülü’ne sahip. “Üstün Başarı” sıfatıyla nitelenen bu önemli ödülü sonuna kadar hak eden bu roman, gotik edebiyatın temellerini korumaya devam ettiği gibi, güncel korkularımız hakkında da söyleyecek çok sözü olan bir eser.

 

 


 

Görsel: Tayfun Pekdemir

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.