Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Yalnızlık gittiğin yoldan gelir



Toplam oy: 913
Kjersti Skomsvold
Jaguar Kitap
Fena halde yoğun 130 sayfa boyunca, son bir gayret düşüncelerini toplayan, derdini -bazen kendine bile itiraf etmeden- bize anlatmaya çalışan Mathea’yı dinliyoruz.

Norveçli genç yazar Kjersti Skomsvold, Cemal Süreya’dan haberdar mıdır? Hiç değilse tek bir şiirinden? Çünkü “8.10 Vapuru”ndan sadece iki dize, yazarın kendi memleketinde üç sene önce yayımlanan ilk kitabı Hızlandıkça Azalıyorum’u tarif etmeye yetiyor: “Sesinde ne var biliyor musun / söyleyemediğin sözcükler var.”

 

 

 

Skomsvold, tam da bunu; bir yaşam boyu söylenmemiş, bir gün dillendirilir umuduyla üst üste yığılmış ve nihayet terk edilmiş sözcüklerin romanını yazmış. Sözcüklerin sahibi, artık yolun sonuna geldiğini düşünen yaşlı bir kadın, Mathea Martinsen. Bir novelladan biraz daha uzun (ve fena halde yoğun) 130 sayfa boyunca, son bir gayret düşüncelerini toplayan, derdini -bazen kendine bile itiraf etmeden- bize anlatmaya çalışan Mathea’yı dinliyoruz.

 

 

 

 

    (Görsel çalışma: Ethem Onur Bilgiç)

 

 

 

 

Daha fazla ilerlemeden evvel, izninizle, kişisel bir not düşeyim. Eleştiri yazılarında, hikâyelerin detaylarının uzun uzun anlatılmasını doğru bulmuyorum. Okurun fazladan bir zihinsel hazırlık yapmasına, hikayeyi daha okumaya başlamadan kanıksamasına yol açıyor. Bu yüzden kestirmeden gideceğim: Olaylar Norveç’te geçiyor. Kahramanımız, bildiğiniz gibi, yaşlı bir kadın (kaldı ki bunu dahi söylemek istemezdim, çünkü yaşını sonradan fark ediyorsunuz) ve mesele, Norveç’te geçen bir romandan bekleyebileceğiniz üzere, yalnızlık.

 

 

 

 

 

Birkaç yan unsur daha: Kahramanımız Mathea insanlardan korkuyor, iletişim kurmaya çekiniyor, üzerinde saatlerce düşünmeden, kocasından başkasına bir cümle olsun laf etmiyor. Kimse de onu görmüyor zaten. Mathea Martinsen’in yaşamı, düşünceleri, sızlanmaları, eleştirileri, korkuları, on yıllardır dip dibe yaşadığı kapı komşusunun dahi umurunda değil.

 

 

 

 

Kulağa çok bildik geliyor, değil mi? Üstelik bunlar, üzerine bir roman kurmak için pek elverişli konular da sayılmaz. Yine de genç yazar zor yola sapmış; Mathea’nın yalnızlığını her adımda yeni sürprizlerle boyutlandırarak anlatmış. Kahramanımızın sıradan görünen hikâyesi, sudaki halkalar gibi, sayfalar ilerledikçe açılıp genişliyor. Skomsvold’un kısa, vurucu cümleleri, göze görünmez, yaşlı bir kadının kafa sesine dönüşüyor; hedeflerini bir bir vurup görevlerini yerine getiriyor.

 

 

 

 

Romanın tüm ağırlığı özel bir anda yüklü. Çilek reçeli seven Mathea, ağzı sımsıkı kavanozları açamadığından, kasiyerden yardım istemeye karar veriyor. Yanına gitmek konusunda dakikalarca düşündüğü kasiyer onun farkına bile varmıyor. Yüzüne bakmadan reçeli kasadan geçirip işlemini yapıyor.

 

 

 

 

 

“Şayet beş dakika sonra kaçırılsam kasadaki oğlan ona benim resmimi gösteren polise beni daha önce hiç görmediğini söylerdi.”

 

 

 

 

Yaşam eylemle anlam kazanır

 

 


 


Kocası Epsilon, Mathea’yı şu dünyada gerçekten görebilen tek kişi. Yazar Skomsvold’un en başarılı olduğu yerler de zaten ikisinin hikâyesini iç içe anlattığı bölümler. Dokunaklı bir aşk hikâyesinin karşı tarafında duran Epsilon, bazen Mathea’nın alt beni oluyor, bazen sırdaşı. Bazen de tümüyle bir yabancı haline geliyor; varlığıyla da yokluğuyla da Mathea’nın yalnızlığını belirliyor. Hatırlattıkları için, bu defa bir başka şaire, Oktay Rifat’a başvuralım: “mutluluk bir çimendir, bastığın yerde biter / yalnızlık gittiğin yoldan gelir.”

 

 

 

Mathea’nın hikâyesinin kalanı tümüyle bir hayalkırıklıkları galerisi. Belki bu yüzden en iştahla yaptığı şey dönüp dönüp kendi ölümü üzerine düşünmek. Yine de temiz ve çocuksu bir soruyu adabınca sormayı beceriyor: İnsanlar, yaşadıkları kısa sürede toplumda bir fark yaratamamalarına karşın kendilerini neden bu kadar ciddiye alıyor?

 

 

 

 

Ya da insanlar gerçekten bir fark yaratabilir mi? Mathea, Danimarkalı masalcı Hans Christian Andersen’in “Yaşam ancak eylemle anlam kazanır.” sözü üzerine kafa yoruyor ama hepsi bu. Orada kalıyor. Elinden daha fazlası gelmiyor. Ufak tefek kıpırtılar belki. Mesela şu: 

 

 

 

“ (…) Bir yerlerde dünyada şu anda yaşayan insanların sayısının ölenlerin sayısını geçtiğini okuduğumu hatırlıyorum ve ne zaman ölenlerin sayısının yaşayanları geçeceğini merak ediyorum. Bakarsın bu konuda terazinin dengesini değiştirecek ağırlık ben olurum.”

 

 

 

 

Can yakıcı olan sadece Mathea’nın hikâyesi değil. Onun vardığı nokta, bugün bizim üzerinde durduğumuzla aynı. Bir otuz yaş daha genç olsaydı, muhtemelen Twitter’dan sağa sola sataşacak, Facebook’ta “Bugün de yeni bir şey olmadı.” diye durum güncellemesi yapacaktı. “Yaşam ancak eylemle anlam kazanır.” cümlesinin karşılığını sosyal medyada bulup, sıraya uyacaktı. Ne var ki bu devri ıskalıyor.

 

 

 

 

Ama yazar Skomsvold ıskalamamış. Bunun ne menem bir sıkıntı olduğunu, kendinden bıktığı için hayatla uzlaşamayan bir kadın üzerinden anlatabilmiş. Yazarın daha ilk romanıyla gördüğü takdir (Norveç’te Tarjei Vesaas İlk Kitap Ödülü ve yoğun bir uluslararası ilgi) boşuna değil. Ufak tefek kusurlarına karşın (roman kısa ama bazı kısımlar yine de gereksiz), Skomsvold, hepimizin sıkıntısını, yaşlı bir kadın üzerinden, üstelik tazecik bir dille başarıyla anlatıyor.

 

 

 

 

 

Tazelik demişken, Skomsvold’u Türkçede yayımlayan yeni yayınevi Jaguar Kitap’ı anmadan geçmeyelim. Yayınevi satış garantisi hiç olmayan, zor tercihler yapıyor; üstelik kitaplarını da gayet güzel kapaklarla ve kolay okunur, düzgün bir sayfa tasarımıyla basıyor. Bir not da çevirmen Deniz Canefe için. Norveççeden önceki çevirileriyle bildiğimiz Canefe, yine tertemiz bir Türkçe ile, şık bir işe imza atmış (kafiye takıntılı Mathea’nın bazı cümlelerini Türkçeye uyarlamak zor olsa gerek.)

 

 

 

Bu kısa romanı bir gece, araya başka hiçbir şey almadan, oturup bir defada okuyun. Kapağını kapattığınızda, yolunuzun çok meşhur bir başka Norveçliye, ressam Edward Munch’e bağlandığını göreceksiniz. Ortada gayet basit bir başka tarif var çünkü. Munch’un en bilinen tablosu “Çığlık” ne anlatıyorsa, Skomsvold, Hızlandıkça Azalıyorumda onu anlatıyor. Çok daha sessiz bir şekilde belki ama aynı edayla. Tam da kitap kahramanının dediği gibi: “Ormanda devrilen ağacı düşünürken hareketleniyorum. Şayet hiç kimse duymuyorsa ağaçtan ses çıkmış mıdır?”

 

 

 

 

 

(Manşet görseli Ezra Salkin'e aittir.)

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.