Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

"Yapma ya, Roussel bu!"



Toplam oy: 919
Michel Foucault
Koç Üniversitesi Yayınları
1963 tarihli Ölüm ve Labirent, Foucault’nun külliyatında bir isim üzerine edebiyat eleştirisi yaptığı tek eser.

“Tesadüf, Tanrı’nın fark edilmeden geçip gitmek için büründüğü biçimdir,” diyor Jean Cocteau. Bu bağlamda bir hikaye anlatmama izin verin. Michel Foucault ismi hepimizin nöronlarında titreşimlere sebep oluyor mu? Güzel, o halde başlayalım: Bizim yaramaz Fransız, bir gün José Corti’nin kitapçısındaki eserleri karıştırırken Raymond Roussel’in külliyatına denk geliyor. Foucault’nun Roussel’i tanımadığını fark eden Corti de muzırlık fırsatını kaçırmıyor tabii: “‘Yapma ya Roussel bu!’ deyince anladım ki bu Raymond Roussel’in kim olduğunu bilmem gerekiyor.” Bu tatlı tesadüfün bize hayrı ise Foucault’nun Ölüm ve Labirent’e gebe kalmış olması. 1963 tarihli bu kitap, Foucault’nun külliyatında bir isim üzerine edebiyat eleştirisi yaptığı tek eser.

 

 

 

 

 

     (Görsel çalışma: Nikola Vukovic)

 

 

 

 

 

Şimdilik Foucault’yu bir kenara bırakırsak... XIX. yüzyılın son çeyreğinde, zengin bir Fransız ailesinde dünyaya geliyor Roussel. İlkgençliğinde Paris konservatuvarında bir virtüoz adayı olarak gösterilirken, La Doublure isimli öykü-şiirini gece gündüz mefhumunu kaybederek yazarak edebi kırılmasını yaşıyor. Buna daha sonra zihinsel kırılmalar da ekleyecek olan Roussel, Birinci Dünya Savaşı’nda kamyon şoförlüğü yapıyor; özel bir araba yaptırıp İstanbul da dahil olmak üzere dünyayı geziyor; servetini tüketmesinden sonra ise Palermo’daki bir otel odasında, arkasında ekseriyetle kendi cebinden yayımlattığı bir roman, birkaç şiir, oyun, öyküler ve edebi vasiyeti olan “Bazı Kitaplarımı Nasıl Yazdım?”ı bırakarak aşırı dozda barbitürattan ceketini alıp sahneden ayrılıyor. Ardında bıraktığı yazın ise başta gerçeküstücüler, Oulipo ve Yeni Roman akımları olmak üzere XX. yüzyıl Fransız edebiyatına derinden tesir edecektir. Patolojik olarak adlandırılan Roussel vakası, Foucault için biçilmiş kaftandır hiç şüphesiz.

 

 

 

 

 

Foucault, Ölüm ve Labirent’te okuyucuyu Roussel’in külliyatını kapsamlıca ve tek tek analiz edeceği bir yolculuğa çıkarıyor. Lakin bu külliyatta, post-mortem bir yayın olan “Bazı Romanlarımı Nasıl Yazdım?”daki, Roussel’in kendi ifade biçimini bulduğu ve ‘teknik’ adını verdiği yöntemin üzerinde durmasının üzerinde durarak, Foucault-Roussel ve okuyucudan oluşan üç katlı bir labirent oluşturuyor. Roussel’de nesnelerin görünür yüzlerini çekirdeklerinden ayıran mekan ile dil arasındaki bağı inceleyen Foucault, bir yandan da Roussel’in yazınını gerçeküstücü akımın marjinalleştirici himayesinden özgürleştirmeye çabalıyor.

 

 

 

 

 

Lakin bu bağlamda Türk yazınını ilgilendiren iki problemle karşı karşıya kalıyoruz: Birincisi, Roussel’in dilimize kazandırılan yegane eserinin Locus Solus olması. Frankofonlar müstesna tutulduğunda bu durum çapraz okumaları olanaksız kılarak bizi Foucault’nun analizlerinin derinliğine varmaktan alıkoyuyor. Öteki problem ise, Roussel’in yazınını münferit kılan dil ve ‘teknik’in Fransız gramatiğinin inceliklerine dayanması. Bu noktada okuyucuyu eserdeki kimi tenkitlerin Fransızcanın sınırları içerisinde kalacağı hususunda uyarırken, yayıncılarımızı da henüz yayımlanmamış külliyatı adına Raymond Roussel’e hak ettiği ilgiyi takdime davette yarar var.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İnsan için anılar çok değerlidir. Kişinin davranış, duygu ve düşüncelerinin arkasında geçmişi yatar. Kişiliğin inşasının temelini oluştururlar. Tabii geçmişte yaşanılanları nasıl algıladığımız, nasıl hatırladığımız da bir o kadar ehemmiyet taşır. Ancak beynimiz, yaşantıları kaydetme ve hatırlama konusunda o kadar eksiksiz ve kusursuz değil.

Bernard Shaw, en başarılı oyunlarından biri olarak kabul edilen Arms and The Man’in seyirci karşısına çıktığı açılış gösterisinden hemen sonra alkışlar arasında sahneye çıkar ve salondakileri gururla selamlar. Alkışlar kesilir kesilmez arka sıralardan beklenmedik bir ses duyulur; bir seyirci oyunu, dolayısıyla yazarı yuhalamaktadır.

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.