Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Yaşar Kemal'e itiraf



Toplam oy: 836
Yaşar Kemal denizi anlatıyor, suyun köpükleri vuruyor okurun yüzüne. Türkçesiyle dokunuyor denize, deniz konuşmaya başlıyor.

Birkaç yazarı, hatta kendini yazdıklarımdan farklı gören herkesi tenzih ederek söyleyebilirim ki, benim de içinde yer aldığım kuşak çeviri edebiyatla yetişti, Türkçe edebiyatı ancak bazılarımız okudu, bazılarımız ise bu kitapları eline bile almak istemedi. Bir kuşağın Türkçe edebiyatı bu denli kenara bırakmasının pek çok sebebi vardı, ama en önemlisi Türkçe edebiyatın, 'iyi insan' olma yolunda atılacak gerekli bir adım, mecburi bir okuma olarak gösterilmesiydi. Çukurova insanının acısını kendi acılarımızdan üstün tutmamızı söylüyordu mahallemizin yakışıklı abileri. Biz bulutları arşınlamak istiyorduk oysa ki... Lise koridorlarında, dersane kantinlerinde, kahvehanelerde solcu abilerin elimize tutuşturduğu, gazete kağıdıyla kaplanmış ajitasyon romanları başka bir Türkiye’nin özlemini anlatıyor ve yine başkalarının acıları her şeyin üzerine yerleştiriyordu. Edebiyat öğretmenleri mahalledeki yakışıklı abilerden farklıydı. Onlar Peyami Safa hakkında ödevler hazırlayıp Nazım Hikmet’in adını ağzımıza bile almamamızı istiyordu. Herkes başka telden çalar, başkasının şarkısını söylerken; alnımızda 'ergenlik'lerle çeviri edebiyatın sonsuz coğrafyasına bıraktık kendimizi. Bizler Yaşar Kemal yerine Steinbeck okuduk. Amerika’nın yoksulluğu Çukurova’nın yoksulluğundan daha çekici geldi bize. Sonraları Beatniklerin yolculuklarında onlara eşlik etmeye başladık. Bukowski’yle içkisini Henry Miller'la kadınlarını paylaşıyorduk. Hiçbir şey anlamasak da James Joyce okumayı ayrıcalık, Borges sözcüğünü hava atmak sayıyorduk.

 

 

 

 

Yaşar Kemal illüstrasyonu - Çizim: Kaan Bağcı

Yaşar Kemal okumak bu toprağı dinlemek gibiydi. (Görsel: Kaan Bağcı)

 


 

Sonra büyüdük ve kitaplar yazmaya başladık. Hatta içimizden biri yeni kitabının tanıtımı için yüksek tirajlı bir gazetenin kendisiyle yaptığı söyleşide “Yaşar Kemal’i sevmiyorum” dedi. Bu toprakların kutsallarından birine dil uzatma cesareti göstermişti. Aslında, benim kuşağımda Yaşar Kemal’i sevmeyen bir sürü insan vardı ve bunu söylemeye kimse cesaret edememişti. O, bunu söylerken, artık bir kuşağın Yaşar Kemal’in izinden gitmeyeceğini, yeni bir kuşağın gelenekleri kıracağını söylüyordu aslında. Kendince haklıydı. Hatta Yaşar Kemal'i yok sayıp başka bir edebiyat bile yaratabilirdik biz bu topraklarda! “Başka bir edebiyat” yaratamasak da, yazdık hepimiz. Ama karşımıza büyük bir sorun çıktı: Türkçe...

 

 

Biz çeviri edebiyatla beslenirken Türkçeyi unutmuştuk. Kimse üzerine alınmasın, ama oturup çeviri öyküler, çeviri romanlar yazar olduk. Çünkü yeteri kadar bilmiyorduk Türkçenin sınırsızlığını… O çeviri romanlardan usulca aldığımız cümlelerle, nerede yaşadığı belirsiz karakterler yarattık. Biraz da bizdik o karakterler. Bizler gibi kimliksiz kalmıştı onlar da... İki dil arasına sıkışmış, ama her iki dili de bilmeyen; İstanbul’u Manhattan, tinercileri beatnik sanan ucubeler doğurdu dillerimiz…

 

 

Bizim kuşağın yarattığı bu melez dilin tek ilacının kim olduğunu Çıplak Deniz Çıplak Ada'yı okurken bir kez daha hatırladım. Yaşar Kemal okumaktan geçiyordu kurtuluş. Çıplak Deniz Çıplak Ada'yı okurken bir kere daha anladım ki, Yaşar Kemal okumak Türkçe ile yıkanmak gibiydi. Yaşar Kemal okumak, arınmaktı tüm karmaşık kavramlardan. Yaşar Kemal okumak bu toprağı dinlemek gibiydi.

 

 

 

 

Yaşar Kemal dinlerim ben…

 

 

Yaşar Kemal hakkında büyük sözler etmek benim haddime değil; ne söylesem yetersiz kalacak, bilirim. Yaşar Kemal, bu ülkenin yaşayan en büyük yazarı ve benim kendini bilmez övgülerime ihtiyaç duyduğunu hiç sanmam. Zaten söylenen söylenmedi mi onun hakkında? “Homeros’tan sonraki en büyük destan anlatıcısı” dedi büyüklerimiz. Elbette öyleydi, ama Türkçenin kurtarıcısı da oydu benim için. Ne zaman Türkçeye ihtiyacım olsa bir Yaşar Kemal kitabı yetişirdi imdada. Ne zaman Türkçeyi dinlemek istesem Yaşar Kemal dinlerim ben…

 

 

 

Çukurova insanının acısını, kendi acılarımızdan üstün tutmamızı söylüyordu mahallemizin yakışıklı abileri.

 

 

Bunca zaman sonra yepyeni bir hikaye anlatıyor Yaşar Kemal. 1998'de Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana ile başlayan Bir Ada Hikâyesi, Çıplak Deniz Çıplak Ada ile devam ediyor. Belki de son buluyor... Çukurova’nın yanık topraklarına değil, denizin ortasında açmış çiçekler gibi duran adalara uzanıyor Yaşar Kemal yine. Uzaktan haber bekleyenlerin, uzakları özleyenlerin hikayesini anlatıyor. Yurtlarından koparılmışların anılarına dokunuyor. Yağız atların nasıl yetiştirileceğini anlatıyor, nasıl balık tutulacağını, Nişancı’nın bilcümle balığının izini nasıl sürdüğünü... Yaşar Kemal denizi anlatıyor, suyun köpükleri vuruyor okurun yüzüne... Türkçesiyle dokunuyor denize, deniz konuşmaya başlıyor. Kelimeleri toprağa değiyor ve toprak dile geliyor. Yaşar Kemal susuyor büsbütün ada konuşuyor, adalar konuşuyor. Bir ses cümbüşü var kitap boyunca. Kuşlar konuşuyor, balıklar konuşuyor, yaban arıları, menekşeler konuşuyor…  Yaşar Kemal’in  sesiyle dile geliyor Türkiye. Küçücük bir kitabın içine bütün Anadolu'yu, Rumeli'yi, adaları, denizi sığdırıyor Yaşar Kemal yine...

 

 

Çıplak Deniz Çıplak Ada'yı okurken Türkçenin aslında ne kadar güzel bir dil olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Bazen hikayeyi şaşırıp dilin denizinde kayboluyorsunuz. Sizi  bilmem, ama kelimelerden yapılma o denizde kulaçlar atarken, Yaşar Kemal okumak kurtaracak Türkçeyi diye geçiriyorum içimden…

 

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dizeleri düşüyor aklıma… “Şairim” diyor Eyüboğlu ve devam ediyor “Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası / Ayak seslerinden tanırım / Ne zaman bir köy türküsü duysam / Şairliğimden utanırım… ”

 

 

Yaşar Kemal okumak, çeviri edebiyattan beslenmiş, payına biraz da yazmak düşmüş bizler için 'köy türküsü şaşkınlığı' gibi oluyor her zaman. Yazdıklarımızdan utanıyor ve Yaşar Kemal’in kelimelerini arasında kayboluyoruz…

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Yaşar Kemal elbette kendi kuşağında fark yaratan bir yazardı. Bunu da dili kadar, karakterlerine kuşağının çoğu yazarı gibi tek bir rol vermeyerek başardı. Romanlarında bir taraf iyi bir taraf kötü değildi.
Ama kabul edelim, fazlasıyla bir dönemin romancısıydı. Popülaritesinin seksenlerden sonra yavaş yavaş düşmesindeki önemli olgulardan biri de bu. Zaafları da vardı ve değişen roman anlayışında daha çok göze battı. Yaşar Kemal için söyleyen bir laf vardır, (doğrudur) onun romanlarında bir yaprak otuz sayfada yere düşer diye...
Evet saygımız sonsuzdur. Ama onun romanlarını, yaratılan aziz halesinden uzak bir şekilde değerlendirebilecek, cesur bir eleştiriye gerçekten ihtiyacımız var.
Ama bulabileceğimizi sanmıyorum. Methiye her zaman daha kolay.

70%
30%

Harika bir yazı. Tespitleriniz ve eleştirileriniz için bir Yaşar Kemal okuru olarak size çok teşekkür ederim.

48%
52%

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İnsan bazen, aklını bulandıran, onu belki bir kıyıya belki bir uçurumun kenarına iten kitaplarla karşılaşır. Bu hayatta pek az olan bir şeydir. İnsan kitap elinde, itilip kaldığı yerden dünyaya bakakalır. Okuduğu satırların aralarına sıkışır, ağırlığı fark edilmeyen bir kitabın altında kalır. Boğazda bir yumru aynaya bakmaktan korkmaktır bazı kitaplar.

Hayat çok sıkıcı, çok şükür ki ölüm var. Aşk, hayat ve sanat. Zaten bunların hepsi ölüm demek. Bu öngörü, birkaç bin yıl önceki bir yazıttan alıntı. Öleceğimiz ana kadar –bazen bir buzul kayanın üzerinde, bazen çölün ortasında– yalnızlıktan yakınarak ağlıyoruz. Diğerleriyle birlikte. Ama nazar değmesin, hayatta kalma reflekslerimiz, ölümlü olduklarını bilmeyen hayvanlarınkiyle neredeyse denk.

Jim Thompson imzalı Vahşet Gecesi, “ucuz” polisiye alanındaki en iddialı eserlerden biri. Ardından gelenlerin basamak taşı olsa da, genel görüş, henüz onu kimsenin geçmediği ve daha bir süre geçemeyeceği yönünde.

Kobayaşi Takici, Japonya’da işçi edebiyatının başlangıcı sayılan Yengeç Konserveleme Gemisi romanında güç koşullar altında av yapan bir gemi mürettabatının isyanını anlatıyor.

1935’te, henüz 26 yaşında, doktorasını yeni tamamlamış bir sanat tarihçisi olan Ernst Gombrich, dünya tarihini sevdirmek amaçlı bir kitapçık yazmayı denemiş: Almanca yazdığı kitabın başlığı “Genç Okurlar İçin Kısa Dünya Tarihi.” Böylesi geniş bir konuyu 40 kısa bölümde açıkladığı kitap klasikleşmiş sonradan.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.