Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Yazar kimin için yazar?



Toplam oy: 233
Patricia Duncker // Çev. Murat Özbank
On8 Kitap
Özellikle İngiliz romanı konusunda uzman olan Duncker, Foucault'yu Sayıklamak adlı bu ilk romanında iyi bir yazar olduğunu gösteriyor.

Romanımızın isimsiz kahramanı, lisansını Cambridge Üniversitesi’nde tamamlamış, Fransız ve Alman dili ve edebiyatı okumuştur. Çağdaş Fransız tarihi konusunda bitirme tezi yazar ve sonra doktora yapmaya karar verir. Doktora tezini de Goncourt ödüllü Fransız romancı Paul Michel hakkında yazacaktır. Paul Michel marjinal bir kişiliktir: Romanını, “okuduğunuzda, ömrünü huzur ve tefekkür içerisinde geçirmiş yetmiş yaşında bir adam tarafından yazıldığını düşünebilirsiniz. Ama Paul Michel öyle biri değildi. Kendi kuşağının vahşi çocuğuydu o… 1968’de Sorbonne Üniversitesi’nde güvenlik güçlerine molotof kokteyli atmış, 1970’te terörizm şüphesiyle gözaltına alınmıştı…Onun iç mekanlarda çekilmiş tek bir fotoğrafını bile hatırlamıyorum. O hep dışardaydı. Kafede, sokakta, arabalara yaslanırken; motosiklet üstünde, sürücünün arkasında otururken… Yakışıklıdan öte bir şeydi, Güzel bir adamdı o. Ve eşcinseldi.” Bir söyleşisinde Michel’e onu en çok etkileyen yazarın kim olduğu sorulur, onun yanıtı Foucault’dur. Yani meşhur Fransız felsefeci Michel Foucault.

 

Öğrencimiz bu konular üzerinde çalışırken, Germen dilleri uzmanı bir kız arkadaşı olur: “Yaşça benden biraz büyük, ciddi görünümlü bir kızdı. Onu ilk olarak üniversite kütüphanesinin nadir eserler salonuna girerken görmüştüm. Kabarık, kıvırcık, kahverengi saçları vardı ve ince çerçeveli, yuvarlak küçük bir gözlük takmıştı. Vücut yapısı kemikli bir oğlan çocuğununki gibi zayıftı. Hareketleri çevik, tavırları ise tuhaf bir şekilde eski modaydı. 19. yüzyılda yazılmış romanların kadın kahramanlarını andırıyordu. Bence büyüleyici görünüyordu. Tüm kitaplarımı yüklenip, nadir eserler bölümüne taşındım. Sigara içiyordu. Germanist’le bu sayede tanıştım.”

 

Germanist çok iyi bir dilbilimcidir, Fransızcası harikadır, tezini Schiller üzerine yazmaktadır. Aralarında kurallarını ve gidişatını Germanist’in belirlediği bir ilişki başlar: “Banyo aynasının üstüne de kendisi için notlar bırakırdı. O ilk sabah, kendimi çalınmaktan yıpranmış bir piyano gibi hissederek güçbela banyoya ulaştığımda, büyük harflerle yazılmış olduğunu gördüğüm not, Schiller’in Don Carlos piyesinden bir alıntıydı. Posa’nın Kral Philip’ten özgürlük talep ettiği şu güçlü ve tacizkar söz: SO GEBEN SIE GEDANKENFREIHEIT. Posa gibi, Germanist de bu talepte ciddiydi. O dinsel, politik, cinsel her anlamda özgür olmak isterdi.”

 

Germanist’in kütüphanesini karıştırır, Paul Michel’in romanlarının sayfa kenarlarına düştüğü notları inceler: “Her bir kitap, Paul Michel’in olduğu kadar onun yazdıklarıyla doluydu. Paul Michel’e eksiksiz yanıtlar vermişti… Hele bir paragraf vardı ki, Germanist’in özenli, yırtıcı yazısıyla neredeyse baştan aşağı karalanmış haldeydi. Sayfanın altına da, o güçlü, küçük elyazısıyla ve büyük harflerle ‘DİKKAT FOUCAULT VAR!’ yazmıştı. Sanki söz konusu felsefeci, vahşi bir köpekmiş gibi.”

 

Bir aydır çıkıyor olmalarına, Paul Michel üzerinde çalıştığını bilmesine rağmen şimdiye kadar bu konuda tek sözcük bile etmediğini düşünür. Sonra bir sohbetleri sırasında, konuyu biraz kurcalama fırsatı bulur ve Germanist’in iki babası olduğunu, annesinin ikisi ile de evlenmediğini ve bir gün her şeyi bırakıp gittiğini, kayıp olduğunu, babasının da bir eşcinsel olduğunu öğrenir: “Babam Paul Michel’in bazı kitaplarını okudu,” dedi; “Fransızca bilir o. İnsanın sadece babalarının olması ilginç bir şey. Eğer erkeksen daha farklı tabii. Paul Michel, hep kendi ödipal canavarını aramış aslında. –Kimmiş o peki? –Foucault. Bu onun Foucault’nun adını ilk anışıydı. Ama raflarını karıştırdığımı açık etmeden, bu konuda ona daha fazla soru sormam mümkün değildi ne yazık ki.”

 

Daha sonra başka bir sohbetlerinde Paul Michel’in 1984’te bir sinir krizi geçirdiğini ve tımarhaneye kapatıldığını öğrenecektir Germanist’ten, elbette fırçasını da yiyerek: “Ne yani bilmiyor musun? Eserleri hakkında çalışıyorsun ama ona ne yaptıklarını bilmiyorsun, öyle mi?” Germanist’in de etkilemesi ile kahramanımız için Fransa’ya gidip Paul Michel’in izini sürmek, hastaneyi bulmak ve onunla görüşmeye çalışmak, Michel’i çözümlemek bir saplantı haline gelecektir...

 

Foucault'nun hayaleti

 

Foucault’yu Sayıklamak İngiliz romancı ve akademisyen 1951 doğumlu Patricia Duncker’ın ilk romanı; 1996’da yayımlanmış, 1997’de de Dillons ilk roman ve McKitterick ödüllerine layık görülmüş. Aslında bu roman daha önce, 2006’da Foucault’nun Hayaleti adı ile Türkçede yayımlanmıştı.

 

Akademik ilgi alanı da roman olan, özellikle İngiliz romanı konusunda uzman olan Duncker, bu ilk romanında iyi bir yazar olduğunu gösteriyor. Bilindiği üzere Foucault, sosyal bilimcilerimizin pek ilgi gösterdikleri bir düşünür. Aşağı yukarı tüm külliyatı da Türkçeye çevrilmiş durumda, kendisine referans gösterilmeden sosyal bilimler konusunda bir yayın yapmak neredeyse yasak gibi. Ancak önceki çevirinin başlığının da vurguladığı gibi romanda sadece Foucault’nun hayaleti var. Paul Michel, Duncker’ın yarattığı bir roman tiplemesi, dolayısıyla romancımız bir roman tipi ile gerçek bir ismin birlikte rol aldığı bir kurgu geliştiriyor. Duncker okur ve yazar ilişkisi üzerinde gezdiriyor merceğini. Uzaktan, çoğu zaman platonik olarak yaşanan yazar hayranlıkları sıkça rastlanan bir olgudur; hatta aşırı ölçüye vardığı, sapıkça bir tutkuya dönüştüğü bile olur. Okur ile hayran olunan yazarın buluşması her zaman potansiyel tehlikeler içerir. Okurun beyninde canlandırdığı yazar ile canlı kanlı varolan yazarın hakikati ne kadar örtüşür? Genellikle bu ilişkide hayranlık tek yönlüdür; okur(lar)dan yazara doğru. Peki yazarın okuru/okurlarıyla bir ilişkisi olabilir mi? Yazarın yazma motivasyonunda okurun yeri nedir? Yazar kimin için yazar, yazdığı belli bir okur olabilir mi? Duncker bu sorular etrafında örüyor kurgusunu.

 

Başlık, Foucault hakkında fazla bilgisi olmayanları korkutmamalı; tam tersine, yirminci yüzyılın bu en önemli düşünürlerinden biri hakkında daha fazla bilgilenmek için bir vesile olabilir. Böyle bir yönelme söz konusu olduğunda da piyasadaki Foucault bolluğundan ötürü baş dönmesi yaşanabilir. Roman ile aynı zamanlarda tam da bu işlevi, yani Foucault’ya çok yumuşak bir geçiş yapma olanağını verecek bir kitap daha yayımlandı: David Macey’in daha önce Güncel Yayıncılık’tan çıkmış olan Foucault’su, bu kez Dedalus etiketi ile Foucault Hakkında Her Şey adıyla yeniden basılmış bulunuyor.

 

 


 

 

* Görsel: Erhan Cihangiroğlu

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından birisi olan John Steinbeck, 27 Şubat 1902’de Salinas’ta, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Stanford Üniversitesi’nde okudu ama mezun olamadı. New York’ta gazetecilik kariyeri yapmak istiyordu ama gazetecilikte de umduğunu bulamadı. Salinas’a geri dönmek zorunda kaldı. Yazma tutkusu hep vardı Steinbeck’in.

“Gelecek öykülerin yazarı şu anda telaşlı bir sevinç içinde çalışmasına başlıyor.

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.