Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Yazarın adaleti



Toplam oy: 53
Cinayet Sınıfı Başkanı; hareketli, cinayetli, adaletli...

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...


Çocukluk ve çocuklukta yaşananlar, hiç kuşkusuz, kişinin/kişiliğin gelişim süreci içerisinde gerek psikolojik gerekse fiziksel açıdan alabildiğine etkili bir dönem. Bu nedenle de yüzyıllardır üzerine düşünülen bir konu olmuştur. Ayşe Erbulak da romanının merkezine yerleştirdiği üç kişiyi “çocukluk” süreçlerinden itibaren ele alıyor; ve bu karakterler üzerinden çeşitli sosyal, psikolojik ve toplumsal konulara eğiliyor. Freud’un, “Çocuklar tümüyle bencildir. İhtiyaçlarını yoğun bir biçimde hissederler ve acımasızca savaşarak giderirler,” ifadesi, Erbulak’ın romanının kilidi gibi. Sanki her şey burada özetlenmiş. Roman boyunca çocukluğu anlatılan Ali, Elâ ve Gizem yaşamlarını kendi savaşları, cinayetleri ve ihtiyaçları üzerine kuruyorlar. Üstelik bu kuruluş süresince işin içine başka tanık(lık)lar ve meseleler de dahil oluyor.

 

Yaşananların tümü, bizzat yaşayan ve buna şahit olanlar tarafından unutulmaya çalışılır. Dosyalar kapanır, öğütler verilir ve her şey çocuğun bilincinden –daha sonra hatırlanmak üzere– tavan arasına kaldırılır. İşte Gizem’in yıllar sonra cinayet işlediği noktaya geldiğinde hissettikleri ve aralanan tavan arası... Daha önce kaldırılan ne varsa üzerinden geçilmek üzere ortaya çıkarılır, geçen sürece rağmen hâlâ aynı hislerin taşındığı görülür. Yazar, sıklıkla bu çocuğun o zaman öldüğünü, ruhunu kaybedip bedeniyle yoluna devam ettiğini söylüyor.

 

 

 

Roman boyunca öne çıkan hususlardan biri de, çocukların anne babalarıyla olan ilişkileri. Ali, anne babası trafik kazasında ölmüş ve uzak bir akrabasının yanına yerleştirilmiş; annesini kanser nedeniyle kaybeden Elâ, babası ve üvey annesi tarafından(?) büyütülmüş; Gizem’se çocukluk dönemini baskıcı bir anne ve pasif bir babayla geçirmiş. “Çocuklar başlangıçta ana-babalarını çok severler. Bir süre sonra onları yargılamaya başlarlar ve doğrusunu isterseniz, pek ender bağışlarlar,” diyen Oscar Wilde gibi, bu üç karakter de ailesiyle barışamaz. Bu barışamamaların kökeninde daha çocukken yaşanan tacizlerin ve hatta tecavüzlerin payı vardır. Ayşe Erbulak bu noktada güncel sorunlara da giriş yapıyor; çocuk istismarı gibi ya da Ali’nin anne babası üzerinden mültecilik gibi... 14 bölümden oluşan romanda Ayşe Erbulak, birçok meseleyi gündeme getirmiş ama romanın hacmi düşünüldüğünde böylesi önemli çok sayıda konunun bir arada ele alınması çeşitli aksamalara da neden olmuş açıkçası. Yaklaşık iki yüz sayfa içerisinde o kadar çok ciddi mesele işleniyor ki, zaman zaman sorunların kökenine yeterince inilemiyor.

 

Yazar adil olmalı mıdır? Yazar kime karşı adil olmalıdır? Yazar nasıl adil olmalıdır? Ayşe Erbulak, eserinde adalet konusunu özellikle göz önünde bulundurmuş. Yazarın adaleti bir anlamda romanın üzerinde bir gölge gibi dolaşıp duruyor. Erbulak, romanını ortaya koyarken karakterlerine şefkatle yaklaşmış, hepsine birbirine yakın oranda yer ayırmış ve eserini oldukça hareketli, cinayetli, adaletli bir şekilde bitirmiş.

 

 


 

 

Görsel: Ali Çetinkaya

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tokyo denince zihnimizde ışıltılı ve kalabalık bir kent canlanıyor canlanmasına ama son dönemde Japonya’dan gelen haberlere bakılırsa, aynı zamanda ülkenin yalnızlar başkenti Tokyo. Evlerine çekilen güruhla birlikte Tokyo’nun karanlıkta kalan yüzü de ortaya çıkıyor.

Siyah şemsiye, mavi ağaç, sarı yağmurluklu bisikletli adamlar, alan derinliği yüksek plan sekanslar dendiğinde nasıl gözlerimizin önüne anında Angelopoulos filmleri geliyorsa, bira içen yalnız adamlar, kargalar, rüyalar, yabancılaşmış taşra sıkıntıları dendiğinde de aklımızdan o saniye Cemil Kavukçu öyküleri geçer.

Sessiz Kalma’nın açılışı hızlı ve çarpıcı: Genç insanlar, akşamın ilerleyen saatlerinde birlikte eğlenmek ve dans etmek için bir partide buluşuyor. Birbiriyle flört edenler, kendini müziğin ritmine bırakanlar, sohbet edenler, ‘Ben neden buradayım?’ diye soranlar; kısacası partide herkes var. Gecenin ilerleyen saatlerinde partide kavga çıkıyor ve silahlar konuşuyor.

Yakın bir zaman önce yayımlanan Dönüş kitabı, Avustralya’nın en önemli yazarlarından kabul edilen Tim Winton’ın on yedi öyküsünden mürekkep.

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu her yıl kaç bandrol temin ettiklerini açıklıyor; yani basılan kitap sayısını… Gazetecilerin oldukça hoşuna giden bu bilgi her defasında haberleştirildiğinden, mutlaka denk gelmişsinizdir. Örneğin ilgili basın bülteni 2016’da Türkiye’de 404 milyondan, 2015’te 383 milyondan fazla kitabın yayımlandığını duyurmuştu.

Söyleşi

Tarkan Kaynar ile söyleşi:


"Hayvanlar her zaman ilacım olmuştur."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.