Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Yılsonu değerlendirmeleri (I)



Toplam oy: 866

Edebiyatta 2009’un bombası, 2010’un sorusu

Yeni yıla kanon sefilleri olarak giriyoruz. Kutlu olsun.

Kanon bir marka, bir moda değil. Bir edebiyat için “iyi” ve “güzel” olanın saklı olduğu cetvel o. “Ölçüt” de diyebiliriz.
2009’un edebiyat bombası yazarlardan değil okurlardan geldi. Zülfü Livaneli’nin şahit olup aktardığı olayı anımsayalım: Mutena bir semtimizdeki gösterişli bir kitabevinde iki genç kızımız Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu adlı romanını görünce çığlığı basmışlar: “Aaa, ne çabuk dizinin kitabını yapmışlar!”

Ahmet Haşim “melali anlamayan nesle aşina değiliz” demiş ya, biz de “Kanonu bilmeyen nesle aşina değiliz” diyelim. Diyelim ama bu sadece teselli olur. 

Diyeceğim son sözü, burada başa alıyorum: Türk dünyasının büyük edebiyat ödülü, “Yunus Emre” bu yıl da sahibini bulamadı... ‘Jüri adaylar arasında layık olan birini bulamadı mı yoksa?’ sorusu akla geliyor. Böyle kara mizahvari bir soru yersiz aslında. Çünkü ortada ne böyle bir jüri var, ne aday olarak anabileceğimiz isimler. İşin gerçeği, böyle bir ödül de yok. Türkçe’nin dünya çapında böyle bir edebiyat ödülü yok. Olmayınca da yıl sonu edebiyat değerlendirmelerimiz ruhsuz oluyor.

Türk yazarlarını “parçalanmış kanonun çocukları” olarak ilan etmek için ne çok bekledik. Üstümüze serilen post-entelektüel brandanın altından (Hasan Bülent Kahraman’ın dediği gibi) ben bunu haykırıyorum.
Felsefi tasavvurda, kuramda ve eleştiride gecikmişlik bu post-entelektüel süreci olanca amansızlığıyla yaşamamıza yol açacak. 2010’a girdiğimiz şu günlerde edebiyatımız hakkında benim atacağım ilk manşet budur.

Bileşik kaplar misali, kanonun parçalanmış olması gecikmişlik belasına yol açarken, gecikmişlik de kanonu biteviye parçaladı. Modern dönemlerimiz için Halid Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Sait Faik, Sabahattin Ali, Necip Fazıl parçalanmış kanondan büyük akislerdir. Tane salkımdan ayrı olmaz, onlar edebiyatın tarihselliği içinde mercan kayalıklarındaki harika kütleler olarak duruyorlar. Parçalanmışlık ruhta ve estetikada. Üstüne yöntem sorunları ve epistemik cemaatler halinde ayrılıp, onlar içinde de ‘mutsuz’ okuma birlikleri oluşturmamız geliyor. Oğuz Atay’ı, Selim İleri’yi mutsuz eden, Adalet Ağaoğlu’nun titiz pedagojisini yıpratan -bunlar ilk aklıma gelenler- şey de bu olsa gerektir. Edebiyat dışı bıraktığımız büyük şairimiz Aşık Mahzuni Şerif -alın size bir sonuç daha- bir şirinde, “Beni bir avcı vurdu/ bin avcı yedi beni” diye boşuna söylememiş.
“Yunus Emre” dilde olduğu kadar ruhta ve estetikada birlik demek. En azından simgesel olarak.

Diyeceğim, bu ödül olmadan bir kültür politikamız o-la-maz. Ne kaldı ki okuma...

İnsan okumayı sever ve bu sevginin bir merkezi hep vardır. Her toplum için vardır böyle bir merkez. Merkez dediğim, tinselliğin bayrağının dikili olduğu yer; büyük anlatılar, büyük kişilikler. Kültürel antropoloji adlı bilim dalı bunu böyle söylüyor.

O zaman bayrağı dikeceksin. Haysiyetli bir miktarı da ödülün maddi karşılığı olarak belirleyeceksin ki toplumun dikkatini çeksin. Okuyan okumayan herkes bilecek ki böyle bir statü var. Evet, “statü”. Milli piyangodan ve piyasa yazarlığından zenginleşmelere  karşı bir değer.

Toplum değerlerinin maddi karşılığını da görmek ister. Bunları görmeyince de okumaz. Kanon manon bilmez, tanımaz.

İspanya’nın 1975 yılından bu yana Hispanik dünyaya açtığı Cervantes Edebiyat Ödülü’nü örnek göstereceğim. İspanya Kültür Bakanlığı 125. 000 Euro takdim ederken, Kral da ödülün altın madalyasını takıyor. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın böyle bir sancağın dikilmesi ayıracak 300-350 bin lirası yok mudur?!

Bu yılın sorusu böyle bir açılımın olup olmayacağı noktasında düğümleniyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.