Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Yazarlar


Ahmet Ergenç

İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olan Ahmet Ergenç, daha sonra Amerikan Kültür ve Edebiyatı bölümünde Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını sürdürmüştür. Sinema, siyaset, felsefe ve edebiyat alanlarında birçok kitap çevirmiş ve çeşitli dergilerde sinema ve edebiyat üzerine yazılar yayınlamıştır. Halen İstanbul’da yaşıyor, edebiyat ve sinema üzerine yazmaya devam ediyor.

Tüm Yazıları

90’ların ortalarında, internet denilen aygıt henüz ortalarda yokken, Halil Turhanlı’nın iki kitabı, alternatif müzik ve kültür meraklısı gençler olarak sığındığımız köşelerden biri olmuştu.

Birgül Oğuz’un Hah’ı bir yası mevzubahis ediniyor. Ama bu bir yas günlüğü değil. Bir ağıt da değil. Yasla hem kişisel hem de toplumsal bünyedeki yaralarla baş etme çabasının ürünü. Yasa deva bulmak değil mesele, o yasla yüzleşmek ve üzerine gitmek.

 

 

Allen Ginsberg Türkiyeli okurlar için, diğer Beat Kuşağı mensupları gibi bir kült statüsünde, bu kesin. Ama işin ilginç ve tuhaf yanı, şimdiye kadar Ginsberg’ün sadece o meşhur Uluma’sının ve buna ek birkaç şiirinin Türkçeye çevrilmiş olması.

Baki’nin “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç,” sözünü boşa çıkaracak acayip dönemlerden geçiyoruz.

Gezi olayları devam ederken, o zamanlar halen bir “komün” olan Gezi Parkı’nda bir yazar arkadaşımla buluşmuştuk. Şaşkın gözlerle etrafı seyrediyorduk. Gezi Kütüphanesi'ne doğru yol alırken pat diye, “Bu olayın romanını kim yazacak acaba?” diye sordum. Beş on sene sonra birileri yazar gibi bir şeyler geveledik.

Dostoyevski’nin “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” lafını buraya, "bizim" edebiyata uyarlarsak, buralarda hepimiz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın paltosundan çıktık diyebiliriz. Gerçi Tanpınar’ın paltosu yok, enstitüsü var, malum Saatleri Ayarlama Enstitüsü.

İki yıl önce bir Tezer Özlü sempozyumu düzenlemiştik. Tezer’in "kült" bir yazar olduğunu, okurların gönlünde bir "rock star" edasıyla çok özel bir yeri olduğunu tahmin ediyorduk. Sonuçta ortaya çıkan manzara da bunu doğruladı. İki gün süren sempozyum akademik bir etkinlikten çok bir "Tezer-severler-cemiyeti-buluşması" havasında, son derece şahsi ve özel bir hissiyatla geçti.

Asker Sevag’ın acı hikayesini hatırlarsınız. Bundan iki yıl önce çok manidar bir tarihte,  Ermeni soykırımının yıl dönümü olan 24 Nisan’da "kazara ölmüştü".

Bizde biyografi geleneği kısmen gelişmiş olsa da, yazarların hayatlarını anlatan filmler pek yoktur. En fazla TRT'nin sipariş verdiği ve devlet ideolojisinin süzgecinden geçirdiği yazar-belgeselleri bulabiliyoruz. (Bkz. Sabahattin Ali belgeseli). Benim bildiğim, bu belgeseller dışında hayatı film yapılan tek edebiyatçı Nazım Hikmet.

Hatırlıyorum, iki sene önce berbat sıcak bir yaz günüydü. Bir arkadaşımla “Taşra ve Edebiyat” sempozyumuna gidiyorduk. Tabii ki yolda “Bu havada taşra sıkıntısı çekilir mi?” türünden şeyler söylüyorduk. Gitmesek mi? Yok bir gidelim, sıkılırsak çıkarız. Malum, taşra denilen şeyi -bilhassa da 90 sonrası yeni Türkiye sineması denilen şey aracılığıyla- kafamıza “sıkıntı” diye işlediler.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.