Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

“Olanaklı olan her şey gerçekleşir” mi?!




Toplam oy: 854
Juli Zeh
Metis Yayınları

Materyalizm her şeyi tek bir ilkeye dayandıran bir dünya görüşüdür: Her şeyi “maddenin
ilkesine” dayandıran bir dünya görüşü... Buna göre fikirler ve düşünceler bile maddenin bir
tezahürüdür. Rüyalarımız biyokimyasal bir üründür mesela… Bu anlamda materyalizm dini
inancı ortadan kaldırmakla kalmaz, onu ikame de eder. Dinlerin aksine onun üç basit emri
vardır: Evrenin maddiyatından kuşkulanmamalısın. Bütün olayların kronolojik nedenselliğine
körü körüne güvenmelisin. Ve yaşanabilen gerçekliğin nedenselliğine ve biricikliğine saygı
göstermelisin. Bu ilkeler materyalisti Tanrı’dan çok daha kuvvetli biçimde dünyaya bağlar.

“En dahi biliminsanının bile elmanın neden yukarıdan aşağıya düştüğüne dair bir fikri yoktur
ve bu fikirsizliğe yerçekimi der.”

“Genel kanıya göre zaman katı kurallara sahip bir süreçtir, neden ve sonuçtan oluşan zorunlu
bir sıralama. İnsanoğlunun huzurla paylaştığı tek şey yanılgılardır!”

“Kuantum mekaniğinin, en küçük parçaların gözlemlendikleri andan hemen önce tek değil,
sayısız, üst üste çakışan hallerde bulunduğunu keşfetmesinden bu yana çoklu evren fikri
yalnızca felsefi bir rahatlık değil, tutarlı bir yorumdur da. Ayrıca insana hür iradesini veriyor.
Çünkü tek tek dünyalar içinde neden-sonuç mekanizmalarının üzerimizdeki hakimiyeti
önemli değil –yeter ki eylemlerimizle yeni evrenler ortaya çıkarabilelim.(…) Hepsi haklı,
çoklu evren eleştirmenleri kadar destekçileri de, ama aynı zamanda yanılıyorlar da. Hepsi.
Çünkü hepsi, evet, iyi dinleyin beni, hepsi materyalist.”

Bütün bunlar elbette benim değil ayrıksı bir fizik profesörünün düşünceleri. Yani
Sebastian’ın… Üstelik bir fizik kongresinde açıklamıyor düşüncelerini. İşlediği cinayeti
ortaya çıkarmak üzere olan bir başkomisere anlatıyor hepsini. Çünkü başkomiserin
beynindeki bir ur yüzünden giderek kısalan hayatını anlamlandırmak için bir fizikçiye
ihtiyacı var, fizikçi katilin ise onu katil olmadığı çoklu evrenlerden birine götürecek bir
komisere… Çünkü olanaklı olan her şey gerçekleşir bir gün bir yerlerde, yeter ki olanaklılığı
gerçekleştirecek insanları bulabilelim. Çünkü bir tesadüfü yaramak bizzat bizim elimizde
olabilir…

Serbest Düşüş”, Alman yazar Juli Zelh ’in felsefi ön ve arka planı yüksek, polisiye tadında
romanı. Üniversite yıllarında tanışarak geleceğin Nobelli fizikçileri arasına katılacaklarını
belli eden iki dostun, Sebastian ve Oscar’ın ayrılan düşüncelerine ve yaşamlarına
beklenmedik bir cinayet ekseninden bakan bir roman “Serbest Düşüş”. Oscar, fiziği bırakıp
kendini evliliğe ve babalığa veren Sebastian’ı affedemiyor. En çok da fizik bilimine dair
ayrışan düşüncelerini… Sebastian’ın beklenmedik şekilde işlediği cinayet ise iki adamı
yeniden yüzleşmeye zorluyor. Ancak bu yüzleşmenin içinde hem çağa damgasını vuran
modern fiziğin geldiği yerin eleştirisi, hem aile hayatının modern zamanlarda yeniden
kabul edilen kutsiyeti, hem de tesadüfle tesadüf olmayan arasındaki sınırın hayat üzerindeki
araştırması var. Bu karmaşık cinayeti çözümlemek üzere harekete geçen sıra dışı komiser
Schilf’in soruşturma sırasında yaşadıkları ve yaptıkları ise çoklu evren teorisinin, zamanın
nedenselliğinin etkileyici bir sorgulamasına dönüşmekte…

Zekice kurgulanmış bir polisiyeyle karşı karşıya bırakıyor bizi Zelh. Cinayetin “kim”
tarafından hangi amaçla işlendiğini bilmemize rağmen, hikaye boyunca bizi içine alan bir
ritmle “neden” işlendiğini öğrenmeye çalışıyoruz. Bir yandan da zamanın iç içeliğini ve çoklu
evrenlerin imkanlarını yokluyoruz. Yazar, hikayesini sarkıtmamayı, ritmini düşürmemeyi
başararak, hiçbir kahramanını ihmal etmiyor, es geçmiyor. Dolayısıyla eylemlere yol açan
düşünceleri, onların psikolojik ve sosyal altyapılarını öğrenirken hikaye boyunca, en sıra dışı
olaylar bile gözümüzde inandırıcılığını yitirmiyor. Kendini bir film ya da roman kahramanı
olarak gören “… diye düşündü komiser, diye düşündü komiser” paradoksunu da seviyor, onun
haklıyla haksızı ayırt etmek üzere hazırladığı çılgınca planı da mantıklı buluyoruz. Olanaklı
olan her şey en azından hayal dünyamızda gerçekleşebiliyor.

Dedektif romanlarının da heyecan ve eğlenceden uzak durmaksızın insanlığa dair temel
meseleleri kurcalayabileceğine dair şahane bir örnek “Sebest Düşüş”. Dolayısıyla da haftanın
en şahane kitabı.

Yorumlar

Yorum Gönder


Hevesle aldım. Fizik, felsefe, polisiye... daha ne olsun. Fakat çeviri rezalet. Metin Türkçe hatalarıyla dolu, okumak mümkün değil. İte kaka 130 sayfa okuyabildim.
Karakter profillerinin anlatımı çağ dışı. Fakat özellikle çeviri için, yazıklar olsun Metis.
Yukarıdaki eleştirinin hatalarla ve hikayenin ritmiyle ilgili bölümüne katılıyorum.

50%
50%

Kitabı, ne yazık ki mesleki deformasyona uğrayan gözlerim nedeniyle ancak 11 günde okuyabildim. Bulduğum her hatayı deftere kaydetme gayretiyle geçen bu kitap okuma uğraşım sırasında, Serbest Düşüş'ün hakkını tam olarak verebildim mi bilmiyorum. Hele ki siz böyle "şahane" bir kitap olduğunu düşünüyorsanız, ben mutlaka birkaç yeri atlamışım.

KİTABI OKUMAYANLAR N'OLUR YORUMUMU OKUMASINLAR

Açıkçası ben bu kitabı, Metis'in İnternet sitesinde yapılan kitap tanıtım metninin son paragrafına yerleştirilen "kuantuma ilgi duyanlar da alsın" oltasına takılarak aldım. Kuantum açısından da çok tatmin olmadım. Üniversite arkadaşına ders vermeye çalışan birinin, çok absürt bir tesadüfle cinayete sebebiyet vermesini, açıkçası kuantumla ilişkilendirmek bana biraz çiğ geldi. 1984'le kurulan bağı da tatmin edici bulmadım. Hele final sahnesinin teatral havasını saymıyorum bile.

"Yazar, hikayesini sarkıtmamayı, ritmini düşürmemeyi başararak" demişsiniz. Ben bunun tamamen, ama tamamen tersini düşünüyorum. Özellikle Schilf karakterinin romana dahil olmasıyla (ki kitabın orijinal adının Schilf olduğunu düşünürseniz, bu karakterin kitabın merkezini oluşturduğunu anlayabilirsiniz), romanın ilk fasıllarındaki akıcılık kayboldu. Bana kalırsa, Schilf'in anlatıldığı bölümler ve cinayeti çözmek için Freiburg'a gidişi, diğer fasılların arasında dağıtılabilirdi. Böylece bu tip parçalı kurgu, paralel evren mantığına çok daha yaklaşırdı ve ritim de korunabilirdi. Schilf karakterinin olaya dahil olduğu andan itibaren kitabın seyri düştü.

"Zekice kurgulanmış bir polisiye"

Üzgünüm ama buna da katılamıyorum. Dabbeling sözcüğü ile Doublethink sözcüğünün birbirine karıştırılması nedeniyle işlenen cinayet, bana bir cinayet gibi de gelmiyor. Ortada felsefi anlamda bir cinayet yok. Sorumluluk almaktan çekindiği için paralel evren teorisine inandığını düşündüğü arkadaşına ders veren haylaz bir kuantum fizikçisinin, felaketle sonuçlanan naif çabasını okuyoruz. Ölen karakterin soyası Dabbeling değil de Müller olsaydı ne olacaktı? Kitap, bana bu sorunun tatmin edici bir yanıtını vermiyor.

Kitabın, "uzun pozlama" başlığıyla betimlediği insanlık meselesi müthişti. Canlı karakterlerini çok sevdim. Ama iyi bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Final sahnesi bu şekilde olmasaydı belki biraz daha sevebilirdim, ama son andaki bu teatrallik, bana biraz yavan geldi. Kitabın adının Schilf değil de Serbest Düşüş yapılmış olmasını da anlayamıyorum. İngilizce çevirisi de Serbest Düşüşte olarak yapılmış. Yazara danışıldıysa problem yok, ama yazarın bundan haberi yoksa, bunu kitabın ruhuna bir müdahale olarak görüyorum.

48%
52%

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Bu, gecikmiş bir yazı. Zira Amerikalı genç yazar Maile Meloy’un öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden’in Türkçede yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.