Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Bir zamanlar Anadolu’da…




Toplam oy: 860
Kimberly Hart
Koç Üniversitesi Yayınları
Kadınlar koşulsuz bir hizmet anlayışıyla çalışmıyorlar, saygın bir hayatın devam edebilmesi için anlamlı bir varoluş mücadelesi veriyorlar.

Josephine Powell’ı tanıyor muyuz, gördük mü, biliyor muyuz? Muhtemelen hayır. Onun Türkiye’deki ilk kadın kooperatifini kurmuş olduğunu, New York’ta başlayan hayatını Anadolu’nun derinliklerinde noktaladığını bilebiliriz belki. Bilmek, anlamaya ve tanımaya yetmez ama. Böyle birisini gerçekten anlamak, tanımak demek hayattaki tüm kariyer planlarının, sözde başarıların, ailenin-kültürün-toplumun vazettiği ideal hayat düşüncesinin dışına çıkmak demek çünkü. Yok sayılanların, unutulmaya yüz tutanların yanında saf tutmak, kolay olandan vazgeçip zorun peşinde koşmak demek; ölümlülük ve maddiyat arasındaki mücadelenin neresinde durduğumuzu bilmek. Ya da en azından anlamak, saygı duymak.

 

 

 

Josephine’in Gördüğü, '20. Yüzyılda Anadolu’nun Kırsal Yörelerine Fotoğrafik Bakışlar' altbaşlığını taşıyan bir çalışma. Josephine Powell yazmayı sevmezmiş, Kimberly Hart derlemiş… Josephine Powell’ın çalışmalarını derleyip toparlamak ancak öyle kolay bir iş değil. Bir ömür gezen, gezdiği her anı belgeleyen, bununla da yetinmeyip gezdiği her yere özgü materyalleri toplayarak dev bir koleksiyon oluşturan ve dediğimiz gibi yazmayı da pek sevmeyen bu kadının işlerinden bir şeyler çıkarmak zor. Ama olmuş işte. Kimberly Hart, Josephine Powell’ın dokuma koleksiyonlarına ilişkin olarak hazırladığı 'Giving Back the Colors' ve 'Kilim Örnekleri' sergi kataloglarının ardından Powell’ın hayatı ve çalışmaları üzerine yazmak ve derleme yapmak üzere harekete geçmiş. Ve işte böylelikle elimizdeki çalışma ortaya çıkmış.

 

 

 

Josephine’in Gördüğü'nün sayfalarında gezinirken özellikle iki şey üzerine odaklanıyorsunuz. Biri, başından beri altını çizmeye çalıştığım, farklı bir kadının farklı dünya algısıyla karşılaşma deneyimi, diğeri ise çalışmanın içeriğini oluşturan 20. Yüzyıl Anadolu kırsalının üzerimize diktiği bakışlarla baş etme çabası. Josephine’in fotoğraflarında doğası gereği oryantalist bir bakış açısı yakalanabilir hiç kuşkusuz. Ancak buna kulak asmayıp daha derinlere inmeye çalıştığınızda, özellikle Kurtuluş Savaşı’nın ardından kendisine yeni ve çokkültürlü bir hayat yaratmaya çalışan bir halkın kaybetmeye, görmezden gelinmeye, unutulmaya başlama anlarının derin acısını hissediyorsunuz. 20. yüzyılda Anadolu kırsalı kayboluyor, kaybediyor hızla… Acıyla fark ediyoruz ki kültürel olarak Josephine Powell gibi birkaç araştırmacı-gezgin dışında kimse onlara bakmıyor artık. Bundan mıdır bilinmez, Josephine’in derdi onları doğal halleriyle, konuşurken, çalışırken, şarkı söylerken, yün eğirirken fotoğraflamakmış hep. Anadolu insanı ise tam aksine en güzel kıyafetlerini giyip, takılarını takıp, en sevdiği, en besili hayvanını yanına alarak gururla kameranın tam içine bakmak istermiş inatla. Çünkü onlar için hayat sadece çalışmaktan ibaret değil, hala gurur, saygı, toplum içinde nasıl göründükleri de önemli. Birilerinin onları görecek olması düşüncesi, değerli…

 

 

 

Çalışmanın en dikkat çekici bölümlerinden birisi Josephine Powell’ın 'İç Anadolu’da Bir Deve Kervanı'nı anlattığı konuşmanın yazıya geçirilmiş hali. Josephine, 1983 yılında sayıları artık birkaç yüzü geçmeyen göçebe topluluklarından biriyle yaptığı yolculuğu anlatıyor. Saçıkara Yörükleri, Toros Dağları’nda Kayseri yakınlarında bir yaylada bulunan yazlık otlaklarından Hatay Ovası’nda, İskenderun yakınlarındaki kışlaklarına gidiyorlar. Yanlarında artık motorlu taşıtları da var bazı ağır eşyaları taşımak için. Mesela çadırlarının yaklaşık 90 kilo gelen üst kısmını ya da tahta çadır kazıklarını bu araçlarla taşıyorlar… Ama develerinden vazgeçmiş değiller hala. Onların Saçıkaralar olduğunu develerindeki aynı desenli kilimlerden anlıyor diğer Yörükler. Ailenin en büyük evlenmemiş kızları çekiyor hala en baştaki deveyi. En pahalı eşyaları olan büyük bakır kazanı yine en baştaki deve taşıyor, her yerden görünecek şekilde. Kadın ve erkek arasındaki iş bölümünün şekli yüzyıllar ötesine uzanıyor. Zira güce göre bir dağılım yapılmış değil. Kadınlar, develerin yükünü boşaltmak, çadır kurmak ve ağır çuvalları taşımak gibi, en zor işleri üstleniyorlar. Josephine saat tutmuş yine de, kadınların develerin yükünü boşaltmaları, çadırları kurmaları ve çay suyunu ateşe koymaları sadece kırk beş dakika sürüyor. Bütün bunların yanı sıra topluluk içinde saygın bir kadının ebelik yapması ve şifa vermesi gerekiyor her şeye rağmen. Dışarıdan bakıldığında olan bitenler bize cinsiyetçi anlamda eşitliksiz gibi gelebilir. Ama tam tersine, topluluğun belkemiği kadınlar.
Onların gururu; bu hayatın eksiksiz devam etmesi, onların saygınlığı; dokumalarının kalitesi, ördükleri desenlerin güzelliği, onların gücü ve becerisi; ailenin statüsünün yükselmesi… Kadınlar koşulsuz bir hizmet anlayışıyla çalışmıyorlar, saygın bir hayatın devam edebilmesi için anlamlı bir varoluş mücadelesi veriyorlar.

 

 

 

Anadolu’nun kırsalı, özellikle de göçebe toplumları 1980’lerde artık iyiden iyiye kaybetmenin, yok olmanın eşiğinde. Ondan mıdır bilinmez Josephine Powell, ne bulursa toplamış. Paramparça olmuş kilimler, çuvallar, kilim dokumakta, kök boya çıkarmakta kullanılan türlü çeşit el aletleri… Yıllar içinde İstanbul Cihangir’deki evi baş edemediği bir müzeye dönüşmüş. Ta ki ölümünden üç ay önce bu gezilerden kalan fotoğrafları ve materyalleri Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’ne bağışlayana dek. AnaMed, bu kitaba adını da veren bir sergiyle 2003 yılında, Josephine Powell’ın çalışmalarını bizlerle paylaştı. Ve sergiyi gezen birisinin dediği gibi Josephine bize renklerimizi bir nebze de olsa geri verdi.

 

 

 

Kültürel olarak iyi biten bir hikaye, ama yine de içim içimi yemekte, Saçıkaralar şimdi nerede?

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Bu, gecikmiş bir yazı. Zira Amerikalı genç yazar Maile Meloy’un öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden’in Türkçede yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti.

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.