Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Bir zamanlar Anadolu’da…




Toplam oy: 895
Kimberly Hart
Koç Üniversitesi Yayınları
Kadınlar koşulsuz bir hizmet anlayışıyla çalışmıyorlar, saygın bir hayatın devam edebilmesi için anlamlı bir varoluş mücadelesi veriyorlar.

Josephine Powell’ı tanıyor muyuz, gördük mü, biliyor muyuz? Muhtemelen hayır. Onun Türkiye’deki ilk kadın kooperatifini kurmuş olduğunu, New York’ta başlayan hayatını Anadolu’nun derinliklerinde noktaladığını bilebiliriz belki. Bilmek, anlamaya ve tanımaya yetmez ama. Böyle birisini gerçekten anlamak, tanımak demek hayattaki tüm kariyer planlarının, sözde başarıların, ailenin-kültürün-toplumun vazettiği ideal hayat düşüncesinin dışına çıkmak demek çünkü. Yok sayılanların, unutulmaya yüz tutanların yanında saf tutmak, kolay olandan vazgeçip zorun peşinde koşmak demek; ölümlülük ve maddiyat arasındaki mücadelenin neresinde durduğumuzu bilmek. Ya da en azından anlamak, saygı duymak.

 

 

 

Josephine’in Gördüğü, '20. Yüzyılda Anadolu’nun Kırsal Yörelerine Fotoğrafik Bakışlar' altbaşlığını taşıyan bir çalışma. Josephine Powell yazmayı sevmezmiş, Kimberly Hart derlemiş… Josephine Powell’ın çalışmalarını derleyip toparlamak ancak öyle kolay bir iş değil. Bir ömür gezen, gezdiği her anı belgeleyen, bununla da yetinmeyip gezdiği her yere özgü materyalleri toplayarak dev bir koleksiyon oluşturan ve dediğimiz gibi yazmayı da pek sevmeyen bu kadının işlerinden bir şeyler çıkarmak zor. Ama olmuş işte. Kimberly Hart, Josephine Powell’ın dokuma koleksiyonlarına ilişkin olarak hazırladığı 'Giving Back the Colors' ve 'Kilim Örnekleri' sergi kataloglarının ardından Powell’ın hayatı ve çalışmaları üzerine yazmak ve derleme yapmak üzere harekete geçmiş. Ve işte böylelikle elimizdeki çalışma ortaya çıkmış.

 

 

 

Josephine’in Gördüğü'nün sayfalarında gezinirken özellikle iki şey üzerine odaklanıyorsunuz. Biri, başından beri altını çizmeye çalıştığım, farklı bir kadının farklı dünya algısıyla karşılaşma deneyimi, diğeri ise çalışmanın içeriğini oluşturan 20. Yüzyıl Anadolu kırsalının üzerimize diktiği bakışlarla baş etme çabası. Josephine’in fotoğraflarında doğası gereği oryantalist bir bakış açısı yakalanabilir hiç kuşkusuz. Ancak buna kulak asmayıp daha derinlere inmeye çalıştığınızda, özellikle Kurtuluş Savaşı’nın ardından kendisine yeni ve çokkültürlü bir hayat yaratmaya çalışan bir halkın kaybetmeye, görmezden gelinmeye, unutulmaya başlama anlarının derin acısını hissediyorsunuz. 20. yüzyılda Anadolu kırsalı kayboluyor, kaybediyor hızla… Acıyla fark ediyoruz ki kültürel olarak Josephine Powell gibi birkaç araştırmacı-gezgin dışında kimse onlara bakmıyor artık. Bundan mıdır bilinmez, Josephine’in derdi onları doğal halleriyle, konuşurken, çalışırken, şarkı söylerken, yün eğirirken fotoğraflamakmış hep. Anadolu insanı ise tam aksine en güzel kıyafetlerini giyip, takılarını takıp, en sevdiği, en besili hayvanını yanına alarak gururla kameranın tam içine bakmak istermiş inatla. Çünkü onlar için hayat sadece çalışmaktan ibaret değil, hala gurur, saygı, toplum içinde nasıl göründükleri de önemli. Birilerinin onları görecek olması düşüncesi, değerli…

 

 

 

Çalışmanın en dikkat çekici bölümlerinden birisi Josephine Powell’ın 'İç Anadolu’da Bir Deve Kervanı'nı anlattığı konuşmanın yazıya geçirilmiş hali. Josephine, 1983 yılında sayıları artık birkaç yüzü geçmeyen göçebe topluluklarından biriyle yaptığı yolculuğu anlatıyor. Saçıkara Yörükleri, Toros Dağları’nda Kayseri yakınlarında bir yaylada bulunan yazlık otlaklarından Hatay Ovası’nda, İskenderun yakınlarındaki kışlaklarına gidiyorlar. Yanlarında artık motorlu taşıtları da var bazı ağır eşyaları taşımak için. Mesela çadırlarının yaklaşık 90 kilo gelen üst kısmını ya da tahta çadır kazıklarını bu araçlarla taşıyorlar… Ama develerinden vazgeçmiş değiller hala. Onların Saçıkaralar olduğunu develerindeki aynı desenli kilimlerden anlıyor diğer Yörükler. Ailenin en büyük evlenmemiş kızları çekiyor hala en baştaki deveyi. En pahalı eşyaları olan büyük bakır kazanı yine en baştaki deve taşıyor, her yerden görünecek şekilde. Kadın ve erkek arasındaki iş bölümünün şekli yüzyıllar ötesine uzanıyor. Zira güce göre bir dağılım yapılmış değil. Kadınlar, develerin yükünü boşaltmak, çadır kurmak ve ağır çuvalları taşımak gibi, en zor işleri üstleniyorlar. Josephine saat tutmuş yine de, kadınların develerin yükünü boşaltmaları, çadırları kurmaları ve çay suyunu ateşe koymaları sadece kırk beş dakika sürüyor. Bütün bunların yanı sıra topluluk içinde saygın bir kadının ebelik yapması ve şifa vermesi gerekiyor her şeye rağmen. Dışarıdan bakıldığında olan bitenler bize cinsiyetçi anlamda eşitliksiz gibi gelebilir. Ama tam tersine, topluluğun belkemiği kadınlar.
Onların gururu; bu hayatın eksiksiz devam etmesi, onların saygınlığı; dokumalarının kalitesi, ördükleri desenlerin güzelliği, onların gücü ve becerisi; ailenin statüsünün yükselmesi… Kadınlar koşulsuz bir hizmet anlayışıyla çalışmıyorlar, saygın bir hayatın devam edebilmesi için anlamlı bir varoluş mücadelesi veriyorlar.

 

 

 

Anadolu’nun kırsalı, özellikle de göçebe toplumları 1980’lerde artık iyiden iyiye kaybetmenin, yok olmanın eşiğinde. Ondan mıdır bilinmez Josephine Powell, ne bulursa toplamış. Paramparça olmuş kilimler, çuvallar, kilim dokumakta, kök boya çıkarmakta kullanılan türlü çeşit el aletleri… Yıllar içinde İstanbul Cihangir’deki evi baş edemediği bir müzeye dönüşmüş. Ta ki ölümünden üç ay önce bu gezilerden kalan fotoğrafları ve materyalleri Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’ne bağışlayana dek. AnaMed, bu kitaba adını da veren bir sergiyle 2003 yılında, Josephine Powell’ın çalışmalarını bizlerle paylaştı. Ve sergiyi gezen birisinin dediği gibi Josephine bize renklerimizi bir nebze de olsa geri verdi.

 

 

 

Kültürel olarak iyi biten bir hikaye, ama yine de içim içimi yemekte, Saçıkaralar şimdi nerede?

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Bu, gecikmiş bir yazı. Zira Amerikalı genç yazar Maile Meloy’un öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden’in Türkçede yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.