Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Gerekirse evreni mahvetmeyi de biz biliriz!




Toplam oy: 1142
Yazarın hikayesi sürükleyici, dili akıcı, mizahı keskin, eleştirisi kesin ve net. Yürüyen Kentler dörtlemesi, antikapitalist mücadeleye dair düşünenlere, yüzünü insan ruhunun içinde taşıdığı iyiliğe ve doğanın bereketine çevirenlere iyi gelecek; gelecekten umudunu kesmeyenlere…

Evet, başta da dediğim gibi, insanlık nice bin yılların, savaşların ve tüketim çılgınlığının ardından üretimden, sanattan, zaanatten, en önemlisi de topraktan kopmuş, dev paletlerin üzerinde yürüyen şehirlerde yaşamaya başlamıştır. Şehirler yürür ve karşılarına çıkan daha küçük şehirleri, kasabaları ve köyleri yiyip öğüterek yaşamına devam ederler bu yeni dünyada. Eski dünyanın felsefi olduğu kadar teknolojik bilgisi de yitirilmiş, devasa bir mekaniğe hapsedilmiştir yaşam. Peki nereye kadar? Serinin ilk kitabının sonlarına doğru Yürüyen Londra’nın belediye başkanı Magnus Crome bu soruyu şöyle yanıtlar:  “Mühendisler Loncası sandığından çok daha ilerisi için planlar yapıyor. Londra hareket etmeye asla son vermeyecek. Hareket yaşamdır. Son gezgin kenti yiyip, son sabit yerleşmeyi de silip süpürdükten sonra, kazmaya başlayacağız. Yeryüzü çekirdeğinin ısısıyla çalışan dev makineler inşa edecek ve gezegenimizi yörüngesinden çıkartacağız. Mars’ı, Venüs’ü, asteroitleri tüketeceğiz. Güneş’i de yiyip bitirecek, sonra da uzay boşluğunda yol alacağız. Kentimiz bundan bir milyon yıl sonra, yiyebileceği kasabaları değil, yepyeni dünyaları avlamak üzere yolculuk ediyor olacak!”

 

 

 

Haydi itiraf edin, bu mühendisler loncasına olan inanç ve başka şehirleri, ülkeleri, dünyayı ve neredeyse evreni yiyip bitirme kudretinin kendinde olduğunu sanma çılgınlığı hiç de yabancı gelmiyor, değil mi size… Dünyayı, bir ülkenin, bir şehrin şantiyesi yapmak hayali… Evet, Reeve bir ütopyadan söz ediyor olabilir ama aktardığı ruh hali, ne yazık ki hiç de ütopik değil. Yürüyen Kentler dizisini bilimkurgu eserleri arasında ayrıcalıklı kılan özelliklerinden biri de bugüne dair ciddi toplumsal, ruhsal ve siyasi eleştiriler taşıması. Ama yine başta da dediğim gibi en azından yazarın ruhu o kadar karanlık değil. Hikayesine, umut, sevgi ve mizah katmayı unutmuyor çünkü. Hatta bilakis serinin temel izleğini insanın içindeki bu türden iyicil özellikler üzerine kuruyor.


Kahramanlarımız Tom ve Hester... Tom, tarihçiler loncasında üçüncü dereceden bir çırak… Hester ise ailesi gözlerinin önünde katledilmiş, bu acıyla ve yüzünü harap eden bir yarayla yaşamak zorunda olan ufak tefek bir kız. Biri yürüyen Londra’da yaşıyor, diğeri tüm şehirlerin paletleri altında ezilen, bataklığa dönüşmüş çorak topraklarda.  İkisi de hem ruhen hem de fiziken ayrı dünyaların insanları. Öyle mi sahi? Ortak bir amaç ve ortak bir düşman aralarına girdiğinde hayatları da kaderleri de birleşiyor ve dört ciltlik macera başlıyor. Reeve’in kaleme aldığı çok çok uzak gelecekteki dünya ikiye ayrılmış durumda, mobillikten yana olanlar ve mobillik karşıtları. Mobillik karşıtları insanlığın tüketimden yana bozulan dengesini geri kazanma mücadelesi veriyorlar. Bu anlamda aslında her antiütopya gibi bugüne dair bir hikaye okuyoruz aslında.



 

Yazarın hikayesi sürükleyici, dili akıcı, mizahı keskin, eleştirisi kesin ve net. Yürüyen Kentler dörtlemesi, antikapitalist mücadeleye dair düşünenlere, yüzünü insan ruhunun içinde taşıdığı iyiliğe ve doğanın bereketine çevirenlere iyi gelecek; gelecekten umudunu kesmeyenlere…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Siyaset Bilimi Profesörü Mim Kemal Öke’nin tarihi romanı Biat - Bir Turgut Reis Hikâyesi, okuyucularıyla buluştu. Adından da anlaşılabileceği gibi romanın ana ekseninde, yazarın çocukluğundan bu yana “kahramanı” ve “rol modeli” olarak nitelediği, deniz korsanlığından Osmanlı döneminde “Akdeniz leventleri kaptanlığına” kadar yükselen Turgut Reis’in yaşamöyküsü yer alıyor.

 

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Kulis

Postmodern Öykü Denince: Jorge Luis Borges

ŞahaneBirKitap

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Editörden

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.