Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Stonewall İsyanı




Toplam oy: 724
Martin Duberman
Agora Kitaplığı

28 Haziran 1969 günü erken saatlerde New York'un Greenwich Willage bölgesindeki Stonewall adındaki bar bir polis baskınına uğrar. Bu tür baskınlara alışık olan ancak verdikleri düzenli rüşvet nedeniyle baskın öncesi polisten tüyo alan bar sahipleri şaşkındır. Daha sonra iddia edileceği gibi bu kez işin işine Federallerin karışmış olması ve bölge karakolunu devre dışı bırakmış olmaları ihtimali vardır. İçki ruhsatı olmayan ve neredeyse tamamı eşcinsel olan bar müşterileri bu baskına kendiliğinden gelişen bir direnişle karşılık verirler. Sabaha kadar süren ve sonraki günlerde de bar çevresindeki sokaklarda devam eden direniş, gey ve lezbiyenlerin Amerikan tarihinde kendilerine karşı sürekli bir şiddet uygulayan devlet güçlerine karşı ilk direnişi olarak tarihe geçer. Stonewall gey ve lezbiyen hareketinde bütün dünyada tarihsel bir dönüm noktası, bir milat haline gelir.

Kendisi de bir gey hakları eylemcisi olan tarihçi Martin Duberman'in Agora Kitaplığı'dan çıkan Stonewall İsyanı isimli kitabı işte bu dönüm noktası direniş ekseninde yolları sonunda Stonewall'da kesişecek olan altı karakterin yaşam hikâyeleri ile örülmüş. Aynı zamanda oyun yazarı da olan Duberman'in kitabını kategorize etmek oldukça güç. Bir yandan doğumlarından itibaren yaşamlarını neredeyse günü gününe araştırdığı, farklı sosyal ve kültürel ortamlardan insanların büyümelerini, kendi bedenlerini ve arzularını keşfetmelerini, olgunlaşmalarını, aileleri ve toplumla giriştikleri acımasız mücadeleyi bir roman lezzetinde anlatıyor. Ama aynı zamanda çok profesyonel bir tarih çalışması okuduğumuzu neredeyse her satırda hissettiren bir detay ve belge zenginliğini de eksik bırakmıyor. Nitekim Huberman önsözde bu noktanın altını çiziyor: "Kitabın ilk bölümleri genel bir tarih çalışmasının aksine, geçmişteki deneyimlerin daha iyi kavranması amacıyla bireysel hayatlara odaklansa da 'popülerleştirilmiş' tarih olarak, yani terimin ifade ettiği gibi tarihsel araştırmaya önem vermeyerek ya da tarihsel kesinlikten taviz vererek tasarlanmamıştır. Kişiliklere yaptığım vurgu, haklı olarak roman türüne yakın bulunabilir; ancak romancının aksine, ben yeni öykü kurmamaya özen göstererek, bilinen tarihsel gerçeklere sadık kalmaya çalıştım."

Duberman'in betimlemesiyle meslekten tarihçiler "üç boyutlu hayatları, istatistiksel bir tabloya indirgeyen 'sosyolojikleştirme' eğilimine teslim" olurlar "ve daha büyük bilişsel kesinlikler sağladığını iddia eden, ama daha ziyade tanıdık insan seslerini mühürleyip susturmaya yarayan özel bir jargon kullanarak okuyucuyu" soğuturlar. Doğru söze ne denir? Duberman savunduğu bu farklı tarihçilik pratiğinin şahane bir örneğini gerçekleştirmiş.

Stonewall direnişi ile birlikte New York'taki gey ve lezbiyen hareketi yeni bir aşamaya ulaşır. Direnişten bir kaç ay sonra iki yeni örgütlenme ve yeni gazeteler çıkar. Bunu ABD çapında ve peşinden dünyanın diğer ülkelerindeki örgütlenmeler izler. Stonewall'u anmak için ise 1970 yılından itibaren her 28 Haziran'da Eşcinsel Gururu Yürüyüşü yapılmaya başlanır. Son derece renkli ve neşeli görüntülere sahne olan bu yürüyüşler zamanla özellikle New York'un en önemli kitle aktivitelerinden birisi haline gelir.

Huberman diyor ki: "Baskıya karşı direniş, ancak baskı hakkında belirli bir kollektif kitle bilincine ve baskıyı sonlandırmaya dair bir kararlılığa ulaşılmasından sonra güvenli bir siyasal örgütlenmeye dönüşür. Bu bilince önceden ulaşmış, ait olduğu topluluk önemli bir yardım ve destek sağlamadan önce açıkça isyan eden münferit bireylerse her zaman mevcuttur. Söz konusu bireyler - dünyanın Nat Turner'ları - bir bakıma tarihin ötesindedirler: Egemen ideolojiye, bu ideolojinin dayattıkları ve kısıtlamalarına asla ayak uyduramamayı bir şekilde başarırlar; diğerlerinden ayrı bir varlık sürdürürler ve bir tür dâhidirler."

Son sözü ise Yıldırım Türker'den ödünç alalım ( "Tarih Böyle de yazılır" ,24 Ağustos 2008 Pazar, Radikal İki): "Duberman'ın bu örnek kitabınının, özellikle bu topraklarda nisyana karşı direnmeye çalışan, tarih yazımı üstüne dertleri olan herkes tarafından okunması gerek."

Ceren Günger'i çok başarılı çevirisi için kutluyoruz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.