Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Söyleşi // "Çizim yapmak da öykü yazmak kadar emek istiyor"


"İnsanlar bir görseli hazırlamanın, bir öykü kaleme almaktan daha kolay olduğunu düşünüyorlar. Halbuki bir sanatçı görselin etkili olmasını sağlamak için uzun süre ona kafa patlatmak zorunda. Çizerler de yazarlar kadar emek veriyor."

Cordoba ile söyleşi: "Çizim yapmak da öykü yazmak kadar emek istiyor"

 

Gökçe GÜNDÜÇ

 

Hemen her yerde farklı bir versiyonu anlatılan şu hikayeyi bilirsiniz: Picasso bir restoranda (bazı versiyonlarda barda) yemek yerken, garson (bazı versiyonlarda barmen) ressamdan hatıra olarak bir resim çizmesini ister. Picasso birkaç dakika içerisinde bir resim yapar ve karşılığında pek de azımsanamayacak bir ücret talep eder. Garson, "Beş dakikada çizdiğiniz bir resim için çok değil mi," diyerek karşı çıkar ressama. Picasso’nun cevabı ise adeta ders niteliğindedir: "50 yıl artı beş dakika..."

 

Böyle bir olay gerçekten yaşandı mı bilemesek de, çizerlerin benzer tepkilerle karşılaştıklarına sık sık şahit oluyoruz. Gabo - Büyülü Bir Yaşamın Hatıraları adlı çizgi romanın çizerlerinden Tatiana Cordoba da, bu duruma şöyle karşı çıkıyor: "İnsanlar bir görseli hazırlamanın, bir öykü kaleme almaktan daha kolay olduğunu düşünüyorlar. Halbuki bir sanatçı görselin etkili olmasını sağlamak için uzun süre ona kafa patlatmak zorunda. Çizerler de yazarlar kadar emek veriyor."

 

Bir süredir İstanbul’da bulunan Cordoba ile konuştuk...

 

İllüstrasyon maceranız nasıl başladı?

 

Görsel sanatlar alanında lisans eğitimimi tamamladıktan sonra illüstrasyon yapmaya karar verdim. Kolombiya’daki çeşitli dergilere göndermek üzere, portfolyomu oluşturmaya da o günlerde başladım. Bacánika bir illüstrasyonumu yayınlayan ilk dergiydi. Bundan sonra diğer dergiler de çalışmalarımla ilgilenmeye başladı.

 

Tarzınızı nasıl tarif edersiniz?

 

Açıkçası bir tarzım bulunduğunu düşünmüyorum. Çalışmalarım ben farkına bile varmadan değişiyorlar.

 

Bir illüstratör olarak en büyük hayaliniz nedir?

 

Kariyerim boyunca çeşitli projelerde freelance olarak çalışmayı sürdürebilmek ve sadece en çok ilgimi çeken projelerde yer alma özgürlüğüne kavuşmak istiyorum. 

 

İstanbul ziyaretinizi neye borçluyuz?

 

Şu sıralar New York Sanat Akademisi’nde resim dalında lisans eğitimine devam ediyorum. Akademi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi işbirliğiyle, aralarında benim de bulunduğum dört başarılı öğrencisini, deneyim kazansınlar diye, beş haftalığına İstanbul’a göndererek ödüllendirdi. Çalışmamız için bize bir atölye de tahsis edildi; ki bu da çok işe yaradı, Türkiye’de bulunduğumuz süre zarfında güzel işler çıkardık.

 

Ne tür projeler size keyif verir?

 

Beni zorlayan, böylece yeni şeyler denememe vesile olan projelerden hoşlanırım. Fakat yetenek ve becerilerimi ortaya serebileceğim kadar özgür de olmalıyım. Mezuniyetimden bu yana çalışmalarım da sanki benimle birlikte olgunlaştı. Fikirlerim de teknik becerilerim de zamanla değişti. Kaçınılmaz olarak, bu hep böyle devam edecek.

 

"Gabo'nun çalışmalarına oldum olası hayrandım"

 

 

Gabo Projesine nasıl dahil oldunuz?

 

Bir arkadaşım yayıncı Rey Naranjo ile çalışıyordu. Grafik roman deneyimim bulunmamasına rağmen, iletişim bilgilerimi editör John Naranjo’ya iletti. Benimle bağlantı kurarak, projeye katılmamı teklif eden de John Naranjo oldu.

 

Gabriel Garcia Marquez sevdiğiniz bir yazar mıdır?

 

Marquez’in çalışmalarına oldum olası hayrandım. Dolayısıyla bu projede yer almak benim için ayrıcalıktı.

 

Böylesi bir projede süreç nasıl ilerler?

 

Bizim projemizde, her şey Gabriel Garcia Marquez’in hayatından esinlenen bir grafik roman hazırlama fikriyle başladı. Oscar Pantoja hikayeyi oluşturmak için araştırmalar yaptı, derken bir taslak hazırladı ve bu taslaktan yola çıkarak da bir senaryo yazdı. Bu arada Rey Naranjo da bizimle iletişime geçmişti. Üç çizere de senaryonun farklı bir parçasını verdi. Bu doğrultuda eskizlerimizi hazırlamaya başladık. Çizerler olarak bağımsız çalışıyor fakat 10-15 günde bir, bir araya gelerek proje yöneticisinin yönlendirmelerini alıyorduk. Ardından ortaya çıkan sayfaları yayınevine gönderdik, renklerden, metinden, hatta dizayndan sorumlu olan onlardı. Son revizyonlardan sonra da yayıncı kitabı baskıya gönderdi. Kitabı son haline getirmek yaklaşık bir yılımızı aldı.

 

Bütünlüğü sağlamak açısından tek bir çizerle çalışmak daha faydalı gibi görünüyor sanki... Fakat diğer yolu seçtiğinize göre, bunda da bir takım faydalar bulmuş olmalısınız. Neydi bunlar?

 

Yayıncımız kitabı üçe böldü çünkü hiçbir illüstratör çok yorulmasın, hem de proje zamanında hazır olsun istiyordu. Bence de bu fikir harikaydı çünkü kitabı daha ilginç ve dinamik kıldı. Hepimiz kendi payımıza düşeni bağımsız olarak çizdik fakat bütünlüğü sağlamak için de sık sık bir araya geldik.

 

"Yazı ile resmin işbirliği bize tarihin mirası"

 

Yıllar önce, bir kitabın kapağına, hatta tasarımına önem vermek küçümseniyor, "Kitabı kapağıyla mı yargılıyorsunuz!" tepkisine yol açıyordu. Fakat artık bu durumda bir değişiklik bulunduğu açık. Bunu kitaba bir sanat eseri olarak, daha geniş bir perspektifle bakılmasına mı, yoksa satış odaklı yaklaşımın kendisine güzel paketler bulmasına veya bir başka şeye mi bağlamalıyız?

 

Bence şu an piyasada bu üç yaklaşımın örneklerini de görmek mümkün. Ek olarak söyleyebileceğim ise şu ki, artık toplum görsel uyaranların ön plana çıktığı bir noktaya evrildi. Şimdi hepimiz çevremizdekileri görünüşüne göre yargılıyor ve görünüşümüze göre yargılanıyoruz. Gelinen noktanın artıları da mevcut, eksileri de... Elbette harika bir öyküyü ya da romanı, kapağı dikkatimizi çekmediği için kaçırıyor olabiliriz. Fakat diğer yandan artık kapak öyle önemli ki, her yazarın bunun üzerine kafa yorması gerekiyor. Ayrıca tasarımcılar, illüstratörler ve bir kapak hazırlanırken emeği geçen diğer herkes, vizyonlarını konu üzerinde okuyup çalışarak geliştirmiş kişiler. Kitabın anafikrini basit bir görselle vurgulamanın en iyi yollarını kesinlikle biliyorlar.

 

Yakın zaman önce Sarah McIntyre adlı, İngiltere’den bir illüstratör yayıncıları eleştirerek, çocuk kitaplarının çizerlerine, yazarlar kadar önem verilmediğini hatırlattı. "Yayıncılar şayet illüstratörlerin kapağa çıkarılacak kadar önemli olmadığını düşünüyorsa, çocuk kitaplarını illüstrasyonsuz çıkarmayı deneyebilirler,” görüşündeydi. Talebi çizerin adının, yazarın adıyla birlikte anılmasıydı. McIntyre’nin tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Sarah McIntyre’a kesinlikle katılıyorum. Kamuoyu da, yayıncılar da illüstratörlerin çalışmalarını değersizleştirme eğiliminde. Romanın -ya da genel olarak yazıya dökülmüş olanın-, görsel çalışmalardan daha "entelektüel" olduğunu düşünüyorlar. Oysa metin ile görsel arasında bir işbirliği vardır. Üstelik bu işbirliği bize tarihin mirası. Günümüzde de okuma ve yazma resimler aracılığıyla öğretilmiyor mu? Öyleyse neden resimlere burun kıvırıyoruz?

 

Yani genel olarak, insanlar bir görseli hazırlamanın, bir öykü kaleme almaktan daha kolay olduğunu düşünüyorlar. Halbuki bir sanatçı görselin etkili olmasını sağlamak için uzun süre ona kafa patlatmak zorunda. Çizerler de yazarlar kadar emek veriyor.

 

Hangi siteleri takip etmemizi önerirsiniz?

 

Illustration Mundo, illüstrasyonla ilgilenenler için oldukça önemli bir sayfa. Son zamanlarda Instagram da benim için harika bir ilham kaynağı haline geldi. Instagram sayesinde ilgi çekici sanatçılar ve illüstratörler keşfedebiliyorum.

 

 

 


 

 

* Görseller: Tatiana Cordoba

 

 

 


 

 

>>> İllüstratörün adı yok!

 

 




Toplam oy: 741

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.