Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Tarihi roman, kurmaca olmadan düşünülemez


Başına ‘popüler’, ‘dünya’, ‘Türk’ gibi sıfatlar koyun ya da koymayın; tarih, Türkiye’de hemen hemen herkesin kafa yorduğu, az çok bilgi sahibi olduğu ve konuşup, tartışmaktan zevk aldığı bir konu oldu hep. Çünkü orada milli hislerimiz yatıyordu, entrikalar vardı, kimi neden sevmemiz ve sevmememiz gerektiği konusunda ders almamız gerekiyordu... Üstelik, henüz geçenlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Muhteşem Yüzyıl dizisine ilişkin açıklamalarının ardından, ülkece tarih uzmanı kesilmedik mi? Medyanın, tarihi anlatma konusunda ne kadar etkin bir güç olduğu ortada. Ancak, halka ulaşan her yapım, gerçek tarihe bağlı kalmak zorunda mı? Ne kadar kalıyor? Bu soruları hepimiz enine boyuna düşündük.

 

 

 

Türkiye’de tarihe gösterilen ilginin her geçen yıl daha da artmasına paralel olarak, insan elinde olmadan soruyor: Acaba tarihe nasıl yaklaşıyoruz? Kulaktan dolma bilgilerle, izlediğimiz dizi ve filmlerden bir harman yapıp, onlara mı inanıyoruz? Son yıllarda, popüler tarihe artan ilgiyi nasıl yorumlayabiliriz?

 

 

 

 

 

 

 

 

Biz de, yeni kitabı Tarihin Medya ile İmtihanı ile karşımıza çıkan Prof. Dr. Cüneyt Kanat ile, vesile bu vesile bir söyleşi yaptık. Kanat, tarih ile medya ilişkisini ince eleyip sık dokuyarak ele alan bu kitapta, görsel, işitsel ve yazılı medyada tarihin nasıl anlatıldığını, bunun ne kadarının gerçeği yansıttığını ve popüler tarih dediğimiz alanın neleri kapsadığını ele alıyor. Tarihin Medya ile İmtihanı’nı henüz okumamış olanlar için; popüler kültür, tarih araştırmaları, tarihi romanların olmazsa olmazları ve daha pek çok konuda aklınızda soru işaretleri varsa, buyurun Prof. Dr. Cüneyt Kanat ile yaptığımız söyleşiye…

 

 

Doğacan Dilcun Doğan

 

 

 

 

* Popüler tarih nedir? Günümüzde, insanların tarihe ilgilerini arttırmak amacıyla ortaya çıkarılmış bir anlayış mı? Yoksa ne?

 

 

 

Fransızca’da bir sıfat olan “populaire” kelimesi, basılı ya da internet ortamındaki hemen hemen pek çok sözlükte, “halkın arasında yaşayan motiflere yer veren, onlardan yararlanan, halkın zevkine uygun, halk tarafından tutulan ve herkesçe tanınan” gibi anlamlara gelmektedir. Aynı şekilde “popüler” kelimesinin Türkçe’de, “aktüel, güncel, ilgi çeken, gündemde olan, göz önünde bulunan” gibi anlamlarda kullanıldığını düşünürsek, “popüler tarih”in de buna bağlı olarak, “aktüel, ilgi çeken ve halk tarafından sevilen ve beğenilen tarih” yazımı olduğunu söyleyebiliriz. Popüler tarih, akademik tarihten çok farklı, dipnotlardan uzak, daha yumuşak ve okunabilir bir üsluba sahip olan, atıflara ve kaynaklara fazlaca yer vermeyen tarih metinlerine verilen isimdir. Biraz daha açarsak, akademik eserlere göre daha kolay okunan ve halkın hoşuna gidecek ilgi çekici ve sansasyonel konulara eğilen tarih yaklaşımıdır.

 

 

 

Popüler tarih soruda da belirtildiği gibi, insanların tarihe olan ilgilerini artırmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Daha kolay okunur olması ve akademik tarihe göre daha çekici konulara eğilmesinin sebebi de budur. Ancak bu tip tarih yazımının zaman zaman istismar edildiği de bir gerçektir!

 

 

 

Tarihin tüketilebilir olması, onun ticari amaçlar için kullanılması ile mümkündür. Günümüzde bunun yapılmadığını söylemek tam bir safdillik olacaktır.

 

 

 

 

* Peki, dizilerden ve filmlerden bize yansıtılan tarih ne derece doğru? Kaynak araştırması sizce hakkı verilerek yapılmakta mı?

 

 

 

Dizilerde ve filmlerde topluma yansıtılan tarih, dizinin ya da filmin yapımcısının bu konuda ne kadar özenli olduğu ile alakalıdır. Eğer bir yapımcı, filmini ucuza getirmek istiyorsa bir fatihi dört duvar arasına hapsederek onun seferlerini yok sayar ve tarihi olduğundan farklı aktarır. Çünkü seferler ve savaşlar çok pahalı çekimleri beraberinde getirecektir. Tarihi filmlerde ve dizilerde konunun uzmanı akademisyenler görevlendirilirse, tabiki tarihi gerçeklere mümkün mertebe uyulacaktır. Avrupa’da tarihi filmlerde birden fazla uzman tarihçi danışmanın görev aldığını ve akademik bir titizlikle çalıştıklarını biliyoruz. Bizde de bu uygulama bir alışkanlık halini alır ve danışmanların uyarıları dikkate alınırsa, bu tür filmler ve diziler tarihi gerçeklere daha fazla uygun olacaktır.

 

 

 

* Tarih ve popülarite ilişkisini nasıl açıklayabiliriz? Popüler tarihe 'tüketilebilir tarih' de diyebilir miyiz?

 

 

 

Hepimizin bildiği gibi tarih, 'popüler tarih,' 'akademik tarih,' 'resmi tarih' ve 'gayri resmi tarih' gibi bazı ayrımlara tabi tutulmaktadır. Özellikle ülkemizde, uzun yıllardır, resmi tarih söylemi çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu söyleme göre, bir resmi tarih vardır ve bu devletin arkasında durduğu ya da savunduğu tarihtir. Bir de resmi tarihin karşısında gayri resmi tarih vardır. Bu gayri resmi tarihin ise, çoğunlukla resmi tarihin gölgesinde ve hep gizli kaldığı düşünülür. Aynı zamanda resmi tarih daha çok belli bir ideoloji ya da politikayı savunmak üzere uydurulmuş gibi düşünülmektedir. Böylesine keskin bir ayrımın ne kadar doğru olduğu her zaman tartışmaya açıktır. Özellikle günümüzde, herkesin her platformda düşündüklerini rahatlıkla söyleyebildiğini düşünürsek, bu ayrımların çok da anlamlı olmadığının altını çizmeliyiz. Çünkü, herhangi bir tarih tezi devletin kurumları tarafından belli bir süre savunulsa da, eğer bu tez kabul edilebilir ve gerçek değilse, bir süre sonra mutlaka yerini doğru olan teze bırakacaktır.

 

 

'Popüler' ve 'popüler olmayan' ayrımı, diğer ayrımlardan biraz daha farklı bir çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir. Şöyle ki: Akademik tarih çoğunlukla daha bilimsel ve tarihi olayları “nasıl olduysa öyle” aktarmaya eğilimlidir. Popüler tarih ise, akademik tarihten farklı olarak önceki soruda da belirttiğimiz gibi toplumun ilgisine ve alakasına yönelik olarak yazılmıştır. Yani popüler tarih toplum tarafından bir ihtiyaç olarak görülmüş ve bu alanda yazılmış olan eserler, dergiler ve diğer bütün yayınlar inanılmaz derecede ilgi görmüştür. Biz akademisyenler de çoğunlukla bunun sebeplerini hep düşünmüşüzdür. Çünkü uzun emekler sonucunda ortaya koyduğunuz akademik tarihe ait eserler ortalama bin adet basılıp belirli bir okuyucu kitlesine hitap ederken, popüler denilen eserler binlerce/on binlerce adet basılarak büyük kitlelere hitap edebilmektedir. Eminim birazcık düşünen her akademisyen, popüler tarzda yazılan eserlerin neden böylesine çok okunduğunun sebebini merak edip kendisini ve yapıtlarını sorgulamıştır.

 

 

 

İşte bu noktada çoğunlukla devreye popüler tarih girmeye başlar. Yani tarihçi toplumun beklentilerini dikkate alarak, onların okumaktan keyif alacağını düşündüğü konulara yönelir. Böylece popülarite tarih yazımında belirleyici olmaya başlar. Bu ilişki yazarın yeteneği ölçüsünde gelişir ve halkın beğenisini de kazanınca, eserin okunabilirliği artar.

 

 

 

 

* Edebiyata gelecek olursak... Bir tarihi roman yazılırken, bu romanın olmazsa olmaz elementleri neler olmalıdır?

 

 

 

Bir tarihi roman yazılırken, öncelikle tarihin herkesin anlayabileceği sadelikte anlatılması ve geçmişte yaşanan olayların aydınlatılmasına yönelik bir kurgu yapılması büyük önem taşır. Bu kurgu yapılırken ise, yaşanmış olan tarihi gerçeklere uyulmalıdır. Yani tarihte gerçekleştiğini bildiğimiz her türlü olay olduğu şekliyle kullanılmalıdır. Tarihi roman yazarı bu kurala uyabilmek için mutlaka ve mutlaka romanında ele aldığı dönemi ve olayları iyi bilmelidir. Bunun için de ilgili dönemi iyi araştırmalı ve bol okuma yapmalıdır. Eğer ele aldığı dönem ile ilgili olarak yeterince araştırma yapmaz ise yaşanmış olan olayları gerçekte olduğu şekliyle kullanmayı başaramaz. İşte o zaman da olaylar olduğundan farklı kullanılır ve bu bir tür anakronizm olur.

 

 

 

Anakronizm (anachronism/anachronisme), Grekçe’de “arka, eski, geri ve uzak” gibi anlamlara gelen “ana” ile “zaman” anlamına gelen “chronos” kelimelerinin birleşiminden türemiş bir kelime olup, “tarihsel olgu ve olaylar arasındaki kronolojik ilişkilerin tahrif edilmesi” anlamına gelir. Tahrifatın bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde yapılması bunu değiştirmez, her türlü tahrifat anakronizmdir.

 

 

 

Anakronizm, tanımı gereği ve elbette doğal olarak, tarihsel ya da tarihle ilişkili metinlerde/söylemlerde varlığa gelir. Kimi zaman tarihsel bir karakteri yaşadığı zamandan farklı bir zaman diliminde yaşatmak, ona “yapamayacağı şeyleri” yaptırmak, kimi zaman muayyen bir nesneyi (soyut ya da somut tarihsel, bir diğer ifadeyle zamansal ve mekansal olan her hangi bir şeyi) tarihselliğinden kopararak bir başka tarihsellik içerisine monte etmek gibi biçimlerde (örneğin bilinen bir savaşın tarihinin tarihsel gerçekliğe aykırı bir biçimde olduğu halinden farklı gösterilmesi ya da hiç kar yağmadığı bilinen bir coğrafyaya kar yağdırılması) karşımıza çıkan anakronizm, konumuzla ilgisi olması bağlamında sınırlarsak, tarihi romanlarda pek çok örneği bulunan bir durumdur. Yazarın kendi tarihselliğinden, bir diğer ifadeyle zamanının çocuğu (İbnü’l-Vakt) olmasından kaynaklanan bir durum olduğu açık olan anakronizmin yaşadıkları dönemi anlatan yazarlardan ziyade “geçmişi” hikaye eden yazarlar tarafından düşülen bir tuzak olması, söz konusu durumun tarih ve tarihsel olan ile ilişkinin en açık örneğidir.

 

 

 

Çoğu zaman yazar dahi farkına varmadan, “tarihsele şahit olunmamış olmaktan kaynaklanan” bilgi hataları ya da temelsiz sanılarla metne sızan anakronizm, zaman zaman bütün metni dahi anakronik hale getirebilir. Bu durumun en bilinen örneklerinden biri, Lübnan asıllı Fransız romancı Amin Maalouf tarafından kaleme alınmış olan Semerkant isimli anakronik eserdir. Maalouf bu eserinde İranlı şair ve matematikçi Ömer Hayyam, Alamut Haşhâşîliğinin kurucusu Hasan Sabbah ve Büyük Selçuklu veziri Hasan Nizâmülmülk’ü aynı tarihlerde yaşamış şahsiyetler olarak kurgulamış, tarihsel anlamda öyle olmadığı halde bu üç kişiyi aynı zaman ve mekanda bir araya getirmiş, onları aynı tarihsellik içerisinde kurgulamıştır. Yazar tarafından yapılmış olan bu kurgu, metnin ara sokaklarında değil de ana hattını teşkil eden bir zeminde, baş karakterlerin yaşamında yapılmış olduğundan dolayı, yazar eserinde salt bir anakronizm örneği sergilemekle kalmamış, tamıtamına “anakronik bir metin” üretmiştir.

 

 

Tarihi romanlarda bu gibi sapmalardan uzak durmak bir tarihi roman için olmazsa olmazdır. Yani tarihi romanlarda kurgu, tarihi gerçeklikleri bulunan karakterlere “asla yapmadıkları şeyleri” yaptırarak bir nevi onlara iftira atmak ve onları yanlış 'kurmak' için değil, “tarihin gizleri”ni edebi malzeme haline getirmek, çözülememiş sırları çözmek ya da daha da esrarlı hale getirmek için kullanılmalıdır. Sonuç olarak, bir roman türü olarak tarihi roman, kuşkusuz kurgu/kurmaca olmadan düşünülemez. Onu “tarih”ten ayıran da söz konusu kurgusallıktır. Bununla birlikte, benim kanaatime göre, kurgu, tıpkı yukarıda işaret etmiş olduğum gibi “giz” merkezli olmalı, çözülememiş olanı ya da varolmayanı nesne edinmelidir.

 

 

 

 

* Tarihin gerek edebiyatta gerekse görsel yapımlarda 'yanlış' aktarılması sebebiyle, ileride çarpık ve yanlış bir tarih anlayışı olmasından korkmalı mıyız? Böyle bir olasılık var mı?

 

 

 

Her yeni tarihi roman ya da tarihi dizi filmin ardından ortaya çıkan ve günlerce süren tartışmalar, yukarıdaki soruda ortaya konulan bu hassasiyet ile ilgilidir. Bir akademisyen olarak, tabiki tarihin her ne şekilde ve nerede olursa olsun yanlış aktarılmasını doğru bulmadığımı ve bunun sakıncaları olacağını söylemeliyim.

 

 

 

 

 

 

 

 

* Tarihi dizilerin ve filmlerin, tarihi ele alış biçimlerinin nasıl olması gerekir?

 

 

 

Öncelikle tarihi dokuya ve tarihi gerçeklere olabildiğince uygun olması gerekir. Tarihin son yıllarda büyük ilgi görmesi, tarihsel bilginin toplum tarafından büyük bir açlıkla talep edilmesi, biraz da tarihi konu edinen öykülerin, romanların, menkıbelerin, kıssaların, kahramanlık destanlarının vs. etkisiyledir. İnsanlar tarafından her dönemde büyük ilgi görmüş olan ve muayyen bir konu (senaryo) içerisinde birtakım mesajların aktarıldığı, nasihatlerin edildiği ve insanların “ibret almaya” davet edildiği bu tür anlatılar, aynı zamanda insanların merak duygularını da canlı tutmak gibi bir görev üstlenerek içerdikleri/aktardıkları mesajı daha canlı bir biçimde anlatabilmeleri açısından her zaman rağbet görmüşlerdir. Öğretmenlerin, din adamlarının, kanaat önderlerinin ve siyasetçilerin iş bu tarihsel anlatıları her fırsatta referans olarak kullanmalarının ve anlatmak istediklerini bunlar vasıtasıyla anlatmalarının nedeni de aynıdır: Tarihin bu biçimde kullanımının, hem hitap edilen kitlenin dikkatinin canlı tutulmasını hem de aktarılmak istenen mesajın daha geniş kitlelere ve elbette daha canlı ve anlaşılır bir biçimde sunabilmeyi mümkün/kolay kılması. Son yıllarda tarihin ilgi odağı olmasına paralel bir biçimde tarihi romanların, tarihsel olayların konu edinildiği filmlerin, dizilerin ve oyunların revaç bulmasını da ben bu hususa bağlıyorum.

 

 

 

Günümüzde özellikle görsel medyada çoğunlukla tarihi romanlardan esinlenerek yazılan senaryolar ile çekilen yüksek maliyetli dizileri izlerken çocukluk günlerime, yetmişli yıllara gidiyorum. O yıllarda çok sayıda tarihi film çekilirdi. Bu filmler her ne kadar günümüz parametreleri açısından değerlendirildiğinde biraz fantastik sayılabileceklerse de, o yıllarda çok izlenir ve inanılmaz ilgi görürlerdi. Başta Malkoçoğlu, Kara Murat, Battal Gazi ve Tarkan serileri olmak üzere, ilk üçünde çoğunlukla Cüneyt Arkın’ın, sonuncusunda ise Kartal Tibet’in başrolde olduğu bu filmler, çok çeşitli dönemlere ait öyküler anlatırlardı izleyenlere. Türk tarihinin erken dönemlerinden tutun da Selçuklu tarihine ve Osmanlı tarihinin değişik dönemlerine kadar pek çok konuyu işleyen bu filmler, bugünkü filmler ve diziler ile kıyaslanamayacak kadar küçük bütçeler ile çekildiğinden, birçok açıdan (teknik, sinematografi, senaryo, kostüm, diyalog vb.) çok zayıf olurlardı. Bugün birçok kimse tarafından küçümsemeyle karışık bir şefkatle izlenen ve inanılmaz bir anakronizm içerisinde bulunan bu filmlerin, tarihimize ve tarihsel değerlerimize belli ölçüde duyarlı insanlar tarafından üretildiğini, önemli gişe başarıları elde etmelerinden de anlaşılacağı gibi, toplumsal anlamda bir ihtiyaca cevap verdiklerini düşünüyorum. Ayrıca günümüzde devasa ekonomik kaynaklara ve astronomik bütçelere erişebilme imkânına sahip olan sinema yapımcılarının, muazzam tarihsel birikimimize rağmen yeterli sayıda ve kalitede tarihi film üret(e)memeleri ile yüzeysel bir kıyas yapmanın bile, yetmişli yılların bu açıdan sahip olduğu önemin anlaşılmasını sağlayacağına da eminim.

 

 

 

Günümüz Türk tarihi sinemasının olması gereken yerde olmadığına kimsenin kuşkusu yoksa da, sayıları az da olsa zaman zaman kaliteli ve istenilen düzeyde filmlerin üretildiği bir gerçek. Örneğin, Ezel Akay imzalı Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?'yü ben bu kategori içerisinde değerlendiriyorum. Birçok kez ilgiyle izlediğim bu filmi her izlediğimde farklı tatlar almıştım. Gerçekten iyi bir danışman eşliğinde kaleme alındığı açık olan filmin senaryosu, pek çok tarihçinin bile habersiz olduğu önemli tarihsel gerçeklere dikkat çekerken, Osmanoğullarının ve diğer beyliklerin hüküm sürdüğü Anadolu’nun o yıllardaki toplumsal yapısını gerçeğe çok yakın bir şekilde yansıtması açısından beni çok etkilemiş, inanılmaz derecede tatmin etmişti. Özellikle filmin konu edinildiği dönemde Anadolu insanının inanç ile ilgili tutumunun gerçekçi bir şekilde başarıyla perdeye yansıtılabilmesini tarihçi olarak takdir ile karşılamıştım. Kuşkusuz hataları da olan, bünyesinde birtakım anakronik sorunları barındıran bir filmdi, fakat benim kanaatim, Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?'nün tarihi filmler bakımından Türk sinemasının önemli kilometre taşlarından biri olduğu yönündedir.

 

 

 

Burada, son yılların en çok ses getiren Türk filmi olan ve Türk sinema tarihinin en büyük gişe başarısını elde eden Faruk Aksoy imzalı Fetih 1453 isimli filmden de söz etmek isterim. Bu film de aynı şekilde tarihi dokuya ve tarihi gerçeklere büyük oranda uygun olarak çekilmiştir. Bu tür filmlerin ve dizilerin sayısının artması tarihin sevdirilmesini sağlayacaktır.

 

 

 

 

* Son günlerde Muhteşem Yüzyıl dizisi ile ilgili tartışmaları takip ediyoruz. Başbakan Erdoğan'ın söylediklerine bakacak olursak; tarihimizi koruma kafesimiz olmalı mı? Siz bu tartışma ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

 

 


Tarihimizi yaşandığı şekliyle korumak tabi ki hepimizin görevi olmalıdır. Aslında bu sadece tarihçilerin göstermesi gereken bir hassasiyet de değildir. Her bireyin, kendisini ait hissettiği tarihi gerçeklere karşı bir sorumluluğu vardır ve olmalıdır da. Eğer bu sorumluluk duygusu ortadan kalkarsa, tarihte yaşanmış olan gerçekler bir süre sonra olduğundan farklı algılanmaya başlanabilir.

 

 

 

 

Kanaatim, tarihi gerçekleri olduğundan farklı gösteren/göstermeye çalışan metinlerin/senaryoların hamurunda ahlaki bir zaaf olduğu yönündedir. Örneğin, ömrünü at üstünde ve seferlerde geçirmiş olan bir hükümdara romancı tarafından saraylarda ömür tükettirilmesi, gerçek olanı saptırmak tarihi, kurmaca ile eşitlemek ve söz konusu şahsa “iftira atmak” olacaktır. Bu ise, kim tarafından, ne zaman, hangi amaçla ve hangi bağlamda yapılırsa yapılsın, kesinlikle kabul edilemez. Ben bu hususta, bizi bilen ve tanıyan, bizim de bildiğimiz ve tanıdığımız herhangi bir insan ile tarihi romana/filme/diziye karakter olarak dahil edilen şahsın aynı minvalde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ölü veya diri, herhangi bir insana iftirada bulunmak onun özlük haklarına saldırı, zulüm ve insan hakkı ihlalidir.

 

 

 

Hukuken olmasa da, ahlaken suçtur. Bunun böyle olmadığını düşünen pek çok gazeteci, eleştirmen ya da romancı, “yapılan bu kurgular ile gerçekler asla değişmiyor ve orada öylece yaşandığı şekliyle duruyor” deseler de, aslında okuyucu veya izleyici için önemli olan bu değildir. Okuyucu/izleyici de doğrusunu bildiği gerçeğin çarpıtılmasıyla, onun değişmediğini, ama yara aldığını, yani özellikle işin aslını bilmeyenlerin okuduklarını doğru sanmaları sonucunda, gerçeklerden sapmalar olacağını düşünüp üzüntü duyuyor. Ve her şeyden önemlisi daha önce de söylediğimiz gibi, olduğundan farklı gösterilen tarihi karakterlerin özlük haklarına saldırıda bulunulduğunu düşündüğünden, değer verdiği bu karakterler için samimi ve yürekten endişe, hatta öfke duyuyor. Her ne amaçla ve gerekçeyle olursa olsun, buna hiçbir yazarın/senaristin hakkının olmadığını düşünüyorum. Eğer düş gücü yazarın yeteneği ise ve bu konuda kendisini özgür hissetmek istiyorsa, yeteneğini kullansın, yaşanmış olanı yeniden ve olduğundan farklı yazmak yerine, yaşanmamış olanı ilk kez ve nasıl isterse öyle kurgulayıp yaratsın.

 

 

 

 

 

 


 

 




Toplam oy: 850

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.