Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Di̇stopyaya Yolculuk: Tokyo'nun Son Çocukları


Vasat
Toplam oy: 13
Tokyo’nun Son Çocukları, Yoko Tawada’nın distopik, biraz da klostrofobik bir romanı. Yoko Tawada’nın akademik yaşantısının getirdiği çok yönlü bakış açısıyla da Tokyo’nun Son Çocukları’na başlı başına ruh verdiği aşikâr. Roman, uzak bir gelecekte geçiyor olsa da, Tawada yer yer eleştirdiği konular ve yaptığı benzetmelerle mevcut sağlık, eğitim, kültür politikalarına da kahramanları aracılığıyla usulca göndermelerde bulunuyor.

Tarih, coğrafya, biyoloji, antropoloji, astronomi, matematik ve daha fazlasının, -bir de tabii ki, Türkiye’nin son iki haftasına damga vuran 10 yaşındaki kristal çocuğumuz Atakan’ın deyimiyle tüm bilimlerin babası olan felsefeyi unutmayalımbir araya gelip, gidişattan her dem muzdarip kehanetlerle kâinatı yorumlamadıkları bir gün bile olmamıştır muhtemelen. Geldi Batlamyus’un dünya merkezli evreni, gitti Kopernik’in Güneş sabiti. Bitki biliminden hayvanata evrilen Lamarck öldü, Darwin doğdu. Sevdayı meydana getiren zahiri sebepleri sıralarken yükselen nabızları, “Normal olanı kanın bakiyesidir, karaciğerde meydana gelir, bir kısmı kana karışır, bir kısmı dalağa geçer” diyerek düşüren İbn-i Sina kondu, Farabi göçtü. Yerkürenin sırrına bilim de bir yerde çaresiz kaldı. Terkip bu ya; sığındık gönüllere, sızdık harflere. “Bir bahçeye giremezsen durup seyran eyleme. Bir gönül yapamazsan yıkıp viran eyleme” dedi Yunus, her şeye yetti.

 

Dünya üzerindeki tüm insanların tüketebileceğinden katlarca fazlasını ürettiği halde bir nefesini bile bize koklatmadığı oksijenine karşılık Amazon’a mı şaşmalı, vücudumuzun elzem elementlerinin yıldızlardan bozma olduğuna mı? Yaprak kesen karıncaların muazzam mimarlığına mı hayret etmeli, onikitelli cennet kuşlarına mı? Böylesi bir düzenin parçası olmak cânım seyyaremiz için ne anlam ifade ediyor bilmiyorum. Bütün türlerin bilgeleri toplanıp bir hüküm verse hakkımızda, neticenin bizim için parlak olmayacağı yönünde genel bir kanı var. Otokritiğimiz sağlam, aksiyonumuz zayıf. Bir kısmımız hem aşırı optimistlerin ütopyalarında hem de pesimistlerin distopyalarında debeleniyor. Az önce kulaklarını çınlattığımız üzere, gidişattan her dem mustarip kehanetlerle kâinatı yorumlayanlara biraz daha kulak kesildiğimizde uzak gelecekte insanları ürkünç şeylerin beklediği olasılığı yüksek. Yine de bilmek pek mümkün değil, belki de insan beyni ve duyuları evrildikçe evrilecek, tanımlar değişecek. İyi, kötü, korku ve umuttan ‘eski insanların varoluş sancısı’ olarak bahsedecekler. Belki de bu kelimelerin esamesi okunmayacak. Etimoloji yine revaçta olacak ama, ‘merak’ kendisini hiç eksiltmeyecek; keza insanı distopikleştiren şeylerin hammaddesi bir duygu.


Ölmeyen ihtiyarlar, büyümeyen çocuklar
Yoşiro’nun yerinde olmak tüm bu farazilere kısmen son verebilir: Japonya’nın tüm dünyaya kapılarını kapattığı, ihtiyarların bir türlü ölemediği, çocukların büyüyüp serpilemediği bir zamanda 100 yılı aşkındır yaşamaya tüm kuvvetiyle devam eden Yoşiro’nun… Geçtiğimiz ay, Siren Yayınları’ndan çıkan Tokyo’nun Son Çocukları, Yoko Tawada’nın distopik, biraz da klostrofobik bir romanı. Eserin konusundan ziyade, akıcılığını sağlayan en önemli faktörlerden biri, Japon edebiyatındaki pek çok kitabın dilimize çevirisindeki başarısıyla adından söz ettiren Hüseyin Can Erkin kuşkusuz.
Yoko Tawada’nın akademik yaşantısının getirdiği çok yönlü bakış açısıyla da Tokyo’nun Son Çocukları’na başlı başına ruh verdiği aşikâr. Roman, uzak bir gelecekte geçiyor olsa da, Tawada yer yer eleştirdiği konular ve yaptığı benzetmelerle mevcut sağlık, eğitim, kültür politikalarına da kahramanları aracılığıyla usulca göndermelerde bulunuyor. ‘’Sağlığınız için erken kalkın’’ diye çıkan haberlerin arkasından ‘’Sabah geç kalkan çocuklar daha çabuk uzuyor’’ tespiti geliyor. Ara öğün yiyen çocuklarda iştah sorunundan yakınılırken ani bir manevrayla, çocuklara atıştırmalık verilmezse bunun buhrana yol açtığı analizleri yapılıyor. Yani Yoşiro’nun serzenişlerine dikkat edersek gelecekte değişmeyen şeyler de olacak gibi.
Sonsuzluğun ağırlığı
Bir ülke düşünün, kamusal alanda 40 saniyeden uzun yabancı dilde şarkı söylemek yasak, İngilizce öğrenmek hak getire! Çiftçi alan şehirler 12 yaş üstü çocukları olan aileleri onaylamıyor. Kadınları 55 yaş üzerinde, erkekleriyse kısırlaştırma ameliyatı geçirmiş olmaları şartıyla kabul ediyor. Besinler kolayca zehre dönüşebiliyor, yaşı geçkin ihtiyarlar ağır işlerde çalışabilirken, 10 yaşındaki çocukların dişleri kızarmış bir ekmeği ısıramayacak kadar kırılgan, ayakları elli adım yürüyemeyecek kadar çelimsiz. İşte o çocuklardan biri de Yoşiro’ya ‘büyükdede’ diyen Mumei. Öksürük tutunca öksüren, yiyecekler yutağında alçalıp yükselince sadece kusan ama bunu bir eziyet olarak görmeyen, bildiğimiz anlamıyla ‘acı’yı dert etmeyen Mumei… Komşu kızlarının güneş enerjisi ile çalışan bir kas giysisi giydiğini anlayan Yoşiro’nun durumu mu daha acı, yoksa “Ne kadar güzel bir elbise” diyen Mumei’nin mi? Galiba yerçekimine çoğu zaman yenik düşen ama bunu yaşamın olağan akışı olarak Mumei, kendisinin ihtiyar değil, yüz yaş sınırını geçtiği andan itibaren yürümeye başlayan yeni bir insan türü olduğunun farkında olan, sonsuz yaşamın ağır yükünü sırtlanmış Yoşiro’ya üstünlük sağlıyor gibi…
Fukuşima çağrışımı
Tokyo’nun Son Çocukları, içeriğinde ele aldığı konular itibarıyla insanda her daim baskın gelen ölüm korkusunun bir yansıması gibi sanki. “Yalnız ölümün çaresi yok” diye düşünürken, Yoşiro’nun, Mumei’nin, Marika’nın, Amana’nın ve başka kahramanlarının hikâyesiyle birlikte “Ölümsüzlük deva değil” dedirtiyor. Kitapta, bir dehşetin içinde kendisini karantinaya alan Japonya’ya, meyve krallığı olarak anılan ve şeftalisiyle meşhur Fukuşima’yı da hatırlatıyor. Ülkenin 2011 yılında yaşadığı deprem ve tsunami sonrasında gerçekleşen nükleer felaket, Çernobil’den sonra dünyanın en büyük nükleer faciası olarak anılırken, yaydığı radyasyon, üstünden 9 yıl geçmesine rağmen artarak dünyaya dağılmaya devam ediyor.
Şimdi Fukuşima dendiğinde aklıma bir şey daha gelecek. Tokyo’ya gelen bir bıçak ustasından aldığı bıçakla torununa, portakalın içinde gizlenmiş yararlı özütleri sunmayı umut eden Yoşiro’nun sözlerini: Ey portakalın buruş kırış yüzü; ey, daha da içeride dışarıya tek damla sıvı bırakmayan zar! Bu kat kat zarlar yüzünden benim sevgili torunum meyve suyunun tadına varamıyor!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.