Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Diyar diyar dolaşan adressiz aşıkların kitabı



Toplam oy: 58
Bugün Türk sanatının hangi dalına bakarsak bakalım, ister modern, ister post modern olsun; ister resim, ister müzik, ister roman ve şiir olsun mutlaka halk edebiyatının izleri bulunacaktır.

 

“Âşıkların/ozanların şiirlerini okuyup müziklerini dinleyen herkes Türklerin zihniyetini, düşünceleri, hisleri ve tasavvurları, yaşam biçimleri, dinî inanışları, toplumsal yapıları ve tarihine dair değerli bir izlenim edinecektir.” Ursula Reinhard ve Tiago de Oliveria Pinto böyle yazmış Türk Âşıkları ve Ozanları kitabının önsözünde. Elif Damla Yavuz’un çevirdiği ve Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitabı ilk gördüğümde kitabı hazırlayanların Türk olmaması sebebiyle çok heyecanlandım. Dünya üzerinde başka hiçbir milletin bu kadar kuvvetli bir âşıklık kültürünün olmaması ve bu kültürden doğan eserlerin o milletin hayatıyla bu denli paralellik göstermemiş olması bizim için övünülecek bir şey. Yabancı araştırmacıların da bu konuyu araştırması, onların gözüyle nasıl göründüğünü öğrenmek ve tecrübe etmek açısından güzeldi. Mutlaka ki bizim doğduğumuz kültür bu olduğu için âşık edebiyatıyla asgari seviyede ilgilenenler bile onların yaptığı çalışmanın büyük bir kısmına hâkimdiler fakat iki araştırmacının yıllar süren araştırması gerçekten takdire şayan. Kitapta Kurt ve Ursula Reinhard’ın araştırmayı tatamamlamak için tam 33 yıl, Adana, Sivas, Malatya, Konya ve İzmir’de kayıt aldığını söylüyor. Bu gerçekten çok büyük bir özveri. Bugün bile bizim folklor araştırmacılarımız oldukça az iken yıllar önce böyle bir çalışmanın yapılması bizim adımıza bir zenginlik.

 

Bugün Türk sanatının hangi dalına bakarsak bakalım, ister modern, ister post modern olsun, ister resim, ister müzik, ister roman ve şiir olsun mutlaka halk edebiyatının izleri bulunacaktır. Bu izin bu denli kuvvetli olması bu edebiyatın hiçbir numara olmaksızın doğrudan halkın kendisinden neşet etmesi ve iki ayağını da ait olduğu topraklara basmasından başka bir şey değil. Bundan dolayı Türk folklorunu anlamak ve bütün yönleriyle tetkik etmek hayati önem taşıyor. Bugün ise birkaç araştırmacı akademisyen dışında bu konuyla pek ilgilenen yok ve hatta edebiyat fakültelerinin bildiğim birçoğuna Halk Edebiyatı dersleri ortalama yapma dersleri olarak değerlendiriliyor. Popüler kültürün geçtiğimiz on beş yılda klasik edebiyattan faydalanması klasik edebiyatın öne çıkmasını sağladı. Bu şekilde Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yetiştirdiğimiz folklor araştırmacıları bugün oldukça sınırlı sayıda kaldı. Saim Sakaoğlu, Ali Berat Alptekin, Doğan Kaya son dönem folklor akademisyenlerinden ilk aklıma gelenler.

 

Kitaba dönecek olursak; ilk bölümde âşıkların sosyolojisi incelenmiş, mezhepsel ve tarihsel şartlar değerlendirilerek hangi şartlarda nasıl şiirlerin yazıldığı söylenmiş. Osmanlı döneminde Alevî âşıkların Osmanlı ile olan çatışmaları ve bunun neticesinde doğan Kalender Çelebi gibi Pir Sultan Abdal gibi şairlerin neler yazdıkları, bununla birlikte Cumhuriyet döneminden sonra bunun nereye evrildiği anlatılmış. Bu bölüm iki dönemde âşıkların devletle olan münasebetlerindeki değişimi ve dönüşümü göstermesi açısında sosyolojik olarak oldukça değerli. Ardından âşıkların meslekleri ve uğraştıkları işler konu ediliyor. Âşıklığı profesyonel olarak, yani maişetini buradan sağlayarak mı yapıyor yoksa zaten meslek sahibi olan âşıklar âşıklığı yalnızca bir ideal uğruna mı yapıyor bu değerlendirilmiş. İletişim ve ulaşım imkânlarının hayli kısıtlı olduğu çağda âşıklar köy köy gezerek destanlar, halk hikâyeleri okur, türküler çığırırlarmış. Âşık Sadık Zekeriya bu konuda şöyle der: “Benim adresim yoktur çünkü bir âşık o diyar senin, bu diyar benim dolaşır durur.”Kitap bu bölümden sonra âşıkların mezheplerini ve hangi dinî itikada bağlı olduklarını tasnif ederek Alevi-Bektaşi inançları arasındaki farkları da anlatarak teknik kısma geçiyor. Şiirlerin hece ve kafiye düzeni, notaların dizimi, kaçlık nota kullanıldığı, nasıl tarzda söylendiği gibi birçok konu anlatılıyor. Kitap Türk âşıklık geleneğinin temelini anlatması bakımından yeterli bir araştırma çalışması olmuş.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.