Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Sıradanlığın iplikleri


Zayıf
Toplam oy: 1363
Tuncer Erdem
Yapı Kredi Yayınları
Bu metinlere öykü demeyi tercih etmiyorum. Zira, ekserisi öykü formundan ziyade anlatı ya da günce olarak okunmaya daha açık.

Pessoa, o büyük Huzursuzluğun Kitabı’nda, “Düşlerimde günlük hayatı imgelerle süslemeyi, sıradanlığı olağanüstü göstermeyi öğrendim; kuytu köşeleri, ölü eşyaları yalancı bir gülüşle parlatmayı, belki bir teselli olur diye, kendimi anlattığım cümlelere ahenk katmayı,” der. Tuncer Erdem’in yeni kitabı bak, gene o şey’in de bu alıntıyla açılması tesadüf değil elbet. Sıradanlığın bilgisini eğirmek, onu ilmek ilmek örüp daha önce olmadığı bir şeye, kilimdeki bir desene dönüştürmek... Desenler sınırsız olabilir: Grotesk, romantik, girift ya da baştan savma. Desenler bir geleneği devam ettirebilir ya da yeni desenler üretebilir: Yazarın tercihi! Tuncer Erdem ise, bu heyecan verici oyunda sakinliği, yavaşlık ve dinginliği tercih etmiş, sıradanlığın ipliklerine uzaktan bakıyor.

 

 

 

bak, gene o şey’de bizi, iki üç sayfalık metinler bekliyor. Hepsine de tek heceli, üç harfli isimler yakıştırmış Erdem. Haliyle, kitabın bizi kısalığa ve sadeliğe davet ettiğini söyleyebiliriz. Ben anlatıcıyla, okur olduğunu tahmin ettiğimiz “sen”e hitaben yazılmış 34 kısa metin. Bu metinlere öykü demeyi tercih etmiyorum. Zira, ekserisi öykü formundan ziyade anlatı ya da günce olarak okunmaya daha açık. Bu metinlerin ortak özelliklerinden biri de an’ların birer tarifi, birer yakın okuması olmaları. Bu an, gündelik hayatta şahit olunan bir olayın dondurulmuş bir sahnesi de olabilir, bir insanlık hali, bir imge ya da bir fotoğraf da... Bu an’ları genişletme, derinleştirme üzerine kuruyor kitabını Erdem. Hikaye etmeden an’ı tarif ediyor metinler. Örneğin biri şöyle başlıyor: “İşte, tam o anda yakaladım onları.”

 

Bir bakmalar ve görmeler manzumesi

 

Bu kitabın anlatıcısı olarak Tuncer Erdem’in metinlere rengini veren tavrı, bahsetmeye değer. An’ları tarif eden bu anlatıcı, ben anlatıcı, sadece bir gözlemci olarak var. Sadece uzaktan bakan bir gözlemci olduğundan, tarif ettiği an’a dair bilgisi de, perspektifi de sınırlı. Haliyle, an üzerindeki yaratıcı gücü de sınırlı. Bu sınırlılık, an’a dokunamayıp yalnızca perspektifin izin verdiği kadarını görüp anlatabilmek, yazarın ressamlığıyla birleştiğinde daha anlamlı hale geliyor. Aynı zamanda kitabı bir bakmalar ve görmeler manzumesi haline getiriyor. Fakat bu bakmaların, kitabın başındaki Pessoa alıntısının işaret ettiği gibi bir olağanüstüleştirici, süsleyici, parlaklaştırıcı etkisi olduğunu söylemek zor. An’lar, gözlemcinin onları gördüğü kadarıyla ve üslubunun sadeliğiyle varlar. Bu an betimlemeleri, Pessoa’nın izinde, süslendiklerinde ve üslupla birleştiklerinde aksi takdirde fark edilmeyecek bir insanlık halinin cilalanması, parlaklaşması gibi bir rol üstlenebilirler. Yahut, daha büyük bir anlatının içinde, o anlatının içinde inşa edici, temel koyucu bir işlevi olabilir. Ancak bak, gene o şey’de an’lar, imgeler, haller bu bahsettiğimiz iki görevi de üstlenmeden, serazat bir halde dolaşıyorlar. Erdem de bu durumun farkında olacak ki, kitabın son metninde bir özeleştiride bulunuyor: “Ama bak sıkılırsan söyle. Gücenmem. Oracıkta keserim,” diyor. Siz ne dersiniz?

 

 


 

 

* Görsel: Wangechi Mutu

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Türk edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü adlı öyküsünde çok beğendiğim iki cümlesi vardır: “İnsanın evi çok güzel olmayabilir diye düşünürdü. Ama evine giden yol, ille güzel bir yol olmalıdır.” Bu iki cümleyi, ebedi evinden çıkmış insanın yine oraya dönerken uğradığı bir ev olan dünya hayatı üzerinden bir metafor olarak düşünürüm.

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.