Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Yazarın Terapist Olarak Portresi: Gölgeler Ve Romanlar


Vasat
Toplam oy: 56
Engin Geçtan’dan Clarissa Pinkola Estés’e, Victor E. Frankl’dan Irvin D. Yalom’a, Kemal Sayar’a psikiyatriyi edebiyatla buluşturan yazarlara bakacağız bu ay.

Psikiyatrist Engin Geçtan, denemelerinin yanı sıra, Kırmızı Kitap, Dersaadette Dans, Tren, Kızarmış Palamutun Kokusu, Kuru Su, Mesela Saat Onda gibi başta karmakarışıklıklarıyla insanın başını döndüren ama ilerleyen sayfalarda kaosun, yerini daima kendine has bir düzene bıraktığı romanların da yazarıydı. Keskin zekâsı, mizahî ama sert eleştirelliği ve her şeye rağmen koruduğu iyimserliğiyle dikkat çekiyordu.

 

Engin Bey henüz hayattayken bir gün ziyaretine gitmiş ve neden artık çoğunlukla edebiyat eseri yazmayı tercih ettiğini sormuştum. “Yıllar içinde siz ve mesleğiniz ‘tek’ oluyorsunuz,” diye cevaplamıştı, “O nedenle benim de kendimi bazen bir iş yapmıyormuşum gibi hissettiğim zamanlar oluyor. Psikiyatri benim bir parçam, romanlarıma kaçınılmaz olarak yansıyor ama bilinçli yaptığım bir şey değil bu. Bildiğim, roman yazarken çok eğlendiğim, iyi vakit geçirdiğim. Roman benim için bir iş değil, oyun. Olayları önceden tasarlamadan yazıyorum ve karakterlerin nereye gideceklerini, ne yapacaklarını bilmiyorum. Kör uçuş gibi… benim için ilk cümleyi bulmak önemli; bulursam başlıyorum. Takılıp kaldığım o ilk cümleyi de sonradan istesem bile değiştiremiyorum. Başlangıçta ağır ilerliyor ama sonra neredeyse peşinden koşuyorum. Sabaha karşı üçte uyanıp bilgisayar başına geçtiğim ve iki paragraf yazdıktan sonra yatağıma döndüğüm bile oluyor.”

Herkesin bir gölgesi, bir karanlık yanı olduğunu anlatan Jung’tan söz etmişti. Ardından. Onunla ne kadar az yüzleşirseniz, gölgeniz o kadar güçlenir ve bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhunuzun içinde her an etkinlik kazanabilecek bir tehdide dönüşürdü. Toplumun hangi kurallarına uygun yaşayacağımızı düşünüp dururken gölgelerimize yabancı kalıyor, ilkel ve vahşi yönlerimizi yok sayıyorduk. O yok saydığımız, kompartımanlara hapsedip bastırdığımız gölgelerimiz de gün geliyor, en başlarına buyruk halleriyle ve adeta patlarcasına teker teker ortaya çıkıyorlardı. (Dersaadette Dans, Metis Yayınları)
Yabanıl olanın yeniden keşfi

İlkel ve yabanıl yönlerimizle ilgilenen, bilhassa kadınlar söz konusu olduğunda kurtuluşu o yanlarımızı keşfedip ortaya çıkarmakta, onlarla yüzleşmekte gören terapist yazarlardan biri de Clarissa Pinkola Estés. Macar ve Meksika kanı taşıyan, ailesinde dokumacılar, dantel örücüleri, terziler, marangozlar, çiftçiler olan Estés, kaybolmaya yüz tutmuş sözlü anlatı geleneklerinden ve insanlığın ortak bilinçdışının aynaları saydığı masallardan etkilenerek yazan bir şair aynı zamanda. Veriminde, insanlığın 19. yüzyılla birlikte doğadan kopuşundan ve duygulara yer vermeyen kapitalist bir endüstri çarkının içinde kayboluşundan yola çıkıyor. Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı kültleşmiş kitabında kadınlara hayatta kalmalarını sağlayacak yalın, uygulanabilir ve doğal çözümler öneriyor. Ona göre kadınların yapması gereken, içlerindeki doğal sesi, yabanıllığı keşfetmek.
Kitabından bir bölüme bakalım: “Kurtlar ve kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar. Keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi… Kurtlarla kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, dayanıklı ve güçlü olmaları bakımından özde yakındırlar. Sezgileri çok güçlüdür, sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler, tuttuklarını koparmalarının yanı sıra çok da cesurdurlar. Her ikisi de çeşitli şekillerde sürekli avlanmış, taciz edilmiş, dahası yanlış bir şekilde ‘obur, sapkın, saldırgan ve değersiz’ olarak tanımlanmıştır. Kurtlar ve kadınlar hem hakikaten vahşi olanı hem de insan ruhunun vahşi yanlarını yok edenlerin, içgüdüselliğin soyunu kurutanların ve bunları yaparken arkalarında iz bile bırakmayanların her zaman hedefi olmuştur. Kurtların ve kadınların kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edilişlerindeki benzerlik çarpıcıdır.” (Kurtlarla Koşan Kadınlar, Ayrıntı Yayınları)
İnsanın seçme özgürlüğü
Tacizden, şiddetten ve aşağılanmaktan söz etmişken, Victor E. Frankl’i de anmak gerek. Freud, Adler ve Jung gibi Viyana ekolünden gelen terapistlerin en önemlilerinden biri olan Frankl, kurucusu olduğu logoterapinin temel ilkelerini İkinci Dünya Savaşı’nda, Auschwitz ve Dachau toplama kamplarındayken oluşturmuş. Sonradan İnsanın Anlam Arayışı adlı küçük başyapıtında yazdıklarına bakılırsa çok zor günlermiş, savaşla birlikte her şeyini kaybettiği yetmiyormuş gibi annesi, babası ve kardeşinin bu toplama kamplarında hem de gözlerinin önünde alınıp ölüme götürüldüklerine şahit olmuş. Her sabah o gün kendisinin de ölebileceği bilgisiyle açıyormuş gözlerini. İşte o günlerde insanın nesi var nesi yoksa elinden alınabileceğini ama sadece tek bir şeye dokunulamayacağını fark etmiş.
Frankl’a göre insan en zor ve yıkıcı koşullarda bile ahlaki bir seçim yapma özgürlüğüne sahip, başına gelenleri değil ama başına gelenlere ne şekilde tepki göstereceğini her zaman kendi belirleyebilir. Auschwitz'de bile bazı mahkumların gün boyu kimseye belli etmeden birbirlerine yardım etmenin yollarını aramaları bundan. (İnsanın Anlam Arayışı, Okuyan Us Yayınları)
Yaralı şifacı
Geliyoruz varoluşçu psikiyatrinin önde gelen temsilcilerinden Irvin D. Yalom’a. Kitapları vasıtasıyla Yalom, çoğunlukla hep gölgeli, nüfuz edilemez ve hiçbir surette müdahil olunamaz bir yer saydığımız terapi odasını aydınlatmayı deniyor bir bakıma. Kurgu dışı eserleri de önemli kuşkusuz ama esas güzel kitapları, romanlarıyla öyküleri… Aşkın Celladı, Divan ve Nietzsche Ağladığında gibi eserlerinde terapistin bir çeşit üstün insan olduğu algısını yıkıyor mesela ve terapistin de yaraları, yanılgıları, kabahatleri olduğunu hatta tam da onlar sayesinde terapiyi başarıyla yürütebildiğini gösteriyor. Yalom’a göre terapi süreci iki taraflı işliyor, yani sadece danışanın değil terapistin de sağaltılmasını sağlıyor.
Divan romanındaki şu cümleyi hatırlayalım: “Sadece yarası olan bir şifacı hakikaten iyileştirebilir…” Özetle, bizi içine hapsolduğumuz keder, öfke, korku, çaresizlik kompartımanlarından çıkartıp özgürleştirecek tek şeyin ilişki olduğuna inanan Yalom’un, her biri ayrı ayrı yaralı iki karakterin, yani danışanla terapistin birbirlerini “ilişki” yardımıyla iyileştirmelerinin hikâyelerini yazdığı söylenebilir. Bilgeliğin, insanın ölümlülüğünü tam olarak anlaması ve kabul etmesiyle geliştiğini, yaşamımızı ve çevremizi zenginleştirmemizin ancak bu kavrayış ve kabulle mümkün olabildiğini düşünen Yalom için ölüm de bir çeşit şifacı, daha doğrusu en büyük öğretmen. Oysa bizler bu öğretmenle hep bir savaş halindeyiz. Yaşlanma karşıtı terapiler uğruna çırpınmalarımız, yüzümüzde ya da bedenimizde en küçük bir yaşlılık belirtisi fark ettiğimizde estetik ameliyatlara sığınmamız bundan. Bu savaşı durduracak, ölümle aramızda sakin sakin bir sulh anlaşması imzalamamızı sağlayacak olan en etkili yol ise edebiyat. Bu yüzden Yalom, Nikos Kazancakis’in “Ölüme yanıp kül olmuş bir şatodan başka bir şey bırakmayacaksın,” cümlesini sık sık, neredeyse her kitabında hatırlatıyor. (Nietzsche Ağladığında, Ayrıntı Yayınları)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.