Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Alelade bir pazartesi sabahı




Toplam oy: 19
Günce, deneme, hikâye, değini gibi pek çok isimle tanımlayabileceğimiz, en uzunu dört sayfayı geçmeyen metinler, Tokyo-Montana Ekspresi’nin başından sonuna, sanki bir hayatı yeniden inşa ediyor.

Richard Brautigan ile ölümünden otuz yıl sonra, 2013’te tanıştım. Altıkırkbeş’in bastığı Karpuz Şekerinde, Kürtaj, Talihsiz Kadın, Babil’i Düşlemek, Çimlerin İntikamı, Japonya Günlükleri ve Big Sur’un Güneyli Generali kitaplarını yayınlanma tarihlerinin üzerinden çok zaman geçmeden edinip bir çırpıda okuduğumu anımsıyorum. Kimilerine göre yazarın “magnum opus”u olan Amerika’da Alabalık Avı’nın eski bir Can Yayınları edisyonunu bulduğumda bundan böyle daha müreffeh bir hayat süreceğimi sandım! Öyle olmadı elbet ama şunda şüphe yok: Riçi’nin kurmacaya bakışımı değiştirdiğini itiraf etmeliyim... Şiirsel dili düzyazının içine gömme işini böylesine kotarabilen bir yazarın var olduğunu (en azından bir zamanlar var olmuş olduğunu!) hayal bile edemezdim. Hele ki Karpuz Şekerinde, bu açıdan, bir dünya kurma cesaretini gösterebilen bütün okuryazarlara açık açık tavsiyemdir!

 

Brautigan’ın adı Beat Kuşağı ile birlikte anılır. Her ne kadar bu kültürün iki başat temsilcisi, Uluma’nın ozanı Allen Ginsberg ve Yolda’nın yazarı Jack Kerouac, ile ortak bir dil kur(a)mamış olsa da, metinlerinde pek çok paralellikler görünür.* Buhran sonrası dönemde kendine bir alan açmayı bilen, Amerika’da Alabalık Avı ile iki milyon satış rakamını aşan Brautigan, ne yazık ki yaşamına intiharla son verir. Geçtiğimiz ay Sel Yayıncılık’ın Sanem Erdem çevirisiyle yeniden bastığı Tokyo-Montana Ekspresi'ne, yazarın son dönem yapıtları arasında işaret etmek herhalde yanlış olmayacaktır

Tokyo-Montana Ekspresi istasyonlarının sesi
Yaşamının uzunca bir süresini Tokyo’da geçiren yazarın burada, yolda ve Montana’da yaşadıklarına, gözlemlerine ve düşüncelerine dayanan kısacık metinlerinden oluşan kitabı, herhalde kendisinden daha iyi anlatamayız. Epigraf niyetine, şöyle diyor Riçi: “Tokyo-Montana Ekspresi yüksek hızda gitse de yol boyunca çok sayıda istasyon vardır. Bu kitap o kısa duraklardır: Bazıları kendinden emin, diğerleriyse hâlâ kimliklerini aramakta. Bu kitaptaki ben, Tokyo-Montana Ekspresi güzergahındaki istasyonların sesidir.”
Günce, deneme, hikaye, değini gibi pek çok isimle tanımlayabileceğimiz, en uzunu dört sayfayı geçmeyen metinler, kitabın başından sonuna, sanki bir hayatı yeniden inşa ediyor. Öyle ki, Brautigan’ın verdiği “bu kitaptaki ben, istasyonların sesidir” salığını göz ardı edip yazarın yaşamını hayal etmeye meyilliyiz. Zira yazar, oldukça gerçekçi bir dil kullanıyor.
Birer istasyon gibi, gelip geçici, o an için bir kıymeti olan ama geçeceğini de bildiğimiz “şeyleri” okuyoruz: Japon mürekkepbalığı avcıları, kavun, Kaliforniyalı postacı, sinek ısırıkları, Pasifik Okyanusu bunlardan yalnızca birkaçı. Japon mürekkepbalıklarının, kavunun, Kaliforniyalı postanın, sinek ısırıklarının ve Pasifik Okyanusu’nun üzerine okumayı pekala isteyebiliriz; gelgelelim bunu gerekçilendirebilmek adına ortada bir fikir ya da kurgu ararız. Kedi Kavunu başlıklı bir buçuk sayfalık metnine şöyle başlıyor yazar:
“Kavun yiyorduk, tadı pek iyi değildi. Biraz daha olgunlaşmasını beklememiz gerekirdi ya da tadı hiç güzelleşmeyecekti belki de. Belki de başından beri bozulmaya mahkum bir kavundu ama bunu asla bilemeyiz, çünkü kendini kanıtlaması için fırsatı olmamıştı. Karımla ben kavunu yedikten sonra hâlâ aç hissediyorduk ve tabaklarımızı yere koyduk. Neden bilmiyorum. Sehpanın üzerine de koyabilirdik.”
Sözünü ettiğim “şiirsel dili düzyazının içine gömme işini” sanki bir kenara bırakmış; bütün kitaplarında bir biçimde temanın ana öğelerinden biri olan yol ve yolda olma halini terk etmeden, olanı biteni yazıyor. Bu haliyle Riçi’nin, Karpuz Şekerinde’de ve Amerika’da Alabalık Avı’nda kurduğu o büyülü dünya, birden alelade bir pazartesi sabahına dönüşüyor!
2013’te yayınladığım ilk Brautigan yazımın içerisinde yer verdiğim, Kürtaj’dan alınan şu iki cümleyi de yinelemek ve sözü uzatmadan, mukayeseyi okura bırakmak isterim: “Bu kütüphanenin varoluş nedeni böyle bir yere duyulan aşırı gereksinim ve talepten kaynaklanıyor. En basit şekliyle, böyle bir kütüphanenin olması gerekiyordu.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.