Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bakmakla Görmek Arasındaki İnce Çizgi




Toplam oy: 15

Polisiye edebiyatın okuru cezbeden en önemli yönlerinden biri, cümleler, satırlar, sayfalar boyu körüklenen merak duygusuysa, bir diğeri de yazarın zekasına saygı duyulmasını sağlayan, zeki dedektiflerdir. Okurun ilk bakışta göremediğini gören, ipuçlarını toplayıp vakayı çözen dedektif, sıradan bir polis olabileceği gibi, kimi zaman da Arthur Conan Doyle’un ikonik karakteri Sherlock gibi muazzam bir dehaya sahip olabilir. Natüralist’in kahramanı Profesör Theo Cray de dedektiflik skalasında dehaya yakın bir yerlerde, ancak tam olarak öyle olduğunu iddia etmeyeceğim. Zira bu defa kahramanımız bir polis değil, bir biyolog. İşinde iyi bir akademisyen. Ve kitap boyunca aslında sadece işini yapıyor; doğayı okuyor. Tabii bu onun, insanların göremediği pek çok detayı ve ipucunu görebildiği anlamına geliyor.

 

Son zamanlarda en merakla okuduğum romanlardan biri olan Natüralist’i Andrew Mayne kaleme almış. Yazarın biyografisi ise okuru sıra dışı bir kitabın beklediğini belli eden cinsten: “A&E kanalındaki Don’t Trust Andrew Mayne adlı programın yıldızı olan Andrew Mayne, bir sihirbaz ve roman yazarı. İlk dünya turnesine ergenlik yıllarında bir illüzyonist olarak çıktı ve sonra Penn & Teller, David Blaine ve David Copperfield ile birlikte sahne arkasında çalıştı. Andrew’un Angel Killer romanı şu sıralar televizyon dizisine uyarlanma aşamasında. Ayrıca Weird Things adında bir de podcast sunuyor.”


Cinayeti ancak bir natüralist çözebilir
“Vahşice işlenen bu cinayeti çözebilecek tek kişi, doğayı bambaşka açılardan gören bir natüralistti.” Kapağındaki bu tanıtım metninin hakkını veren baş karakteri Theo Cray ile Natüralist, bir solukta okunan bir roman. Ancak metni giriş, gelişme ve sonuç olarak ayırırsak, muhteşem başlayıp ilerleyen giriş ve gelişme bölümlerinin aksine, sonuç kısmı ne yazık ki yavan kalıyor ve tatmin etmiyor. Bununla beraber, bu olmamışlık hissini yaratan son, elbette romanı kötü bir kitap yapmıyor. Hikâyeden bahsetmek gerekirse…
Theo Cray, bilişimsel bilim ve biyoloji alanlarında son derece donanımlı bir profesördür. Bir araştırma ve inceleme için geldiği Montana’da, sakin bir gün geçirirken, konakladığı motele yapılan polis baskınıyla şaşkına döner. Kelepçelenip polis merkezine götürülür ve sıkı bir sorguya tabi tutulur. Yakınlardaki ormanlık arazide genç bir kadın öldürülmüştür. Bu vakada Cray’i şüpheli durumuna getiren şeyse, öldürülen kadının eski bir öğrencisi olmasıdır. Polisler onun masum olduğunu kısa sürede anlarlar çünkü cinayeti kimin işlediği çözülmüştür; bir ayı. Gerek kurbanın cesedindeki pençe izleri gerekse üzerinde bulunan kıllar, katilin yakayı ele vermesine sebep olmuştur. Cray karakoldan ayrılmadan evvel karşı koyamadığı bir hisle bir an fırsatını bulur ve delilleri ortadan kaldırmakla suçlanabileceğini bile bile ayının kıllarından birini yanına alır.
Cray derinden sarsılmıştır. Öğrencisini yıllar önce akademide ilerlemesi için teşvik eden kendisidir. Genç kadın akademik araştırma yapmak için geldiği ormanda bir ayı tarafından öldürülünce, kendisini suçlu hisseder. Kasabada konaklamaya devam ettiği birkaç gün boyunca bu konuyu düşünür. Ormana gidip öğrencisinin katledildiği ve polisin olay yeri olarak işaretlediği suç mahallini bulur. Yaptığı gözlemlerde onu huzursuz eden bir şeyler vardır. İncelediği boğuşma izleri, Cray’i katilin bir ayı olduğuna ikna etmez. Ancak çok geçmeden avcılar katil ayıyı bulup öldürürler. Bölgedeki ayılar doğal hayatı izleyen dernekler tarafından kimliklendirilmiştir. Cray karakoldan aşırdığı kılın DNA’sını inceletip başka bir ayıya ait olduğunu öğrenince, bunun bir cinayet olduğuna dair hiç şüphesi kalmaz. Çünkü kurbanın üzerinde kılları bulunan ayının bölgesi, sistemde görüldüğü üzere buralardan çok uzaktadır. Ne yazık ki polisleri ikna edemeyecektir. Fakat vazgeçmeye niyeti yoktur. Araştırmaya koyulur.

Yanlış sorular hatalı adımlara sebep
Bu aşamadan sonra Theo Cray’in peşine takılan okurları soluksuz bir macera bekliyor. Cray keskin zekasını kullanıp bir biliminsanına yakışacak şeyi yapıyor ve sorguluyor. Sorduğu doğru sorular kadar yanlış sorular da var ve çoğu zaman hedefine doğru emin adımlarla ilerlese de hatalı adımları sebebiyle arada başı belaya da giriyor. Ancak kesin olan şu ki, hikâyenin ritmi bir daha asla düşmüyor.
Olayı irdelediği için şerif tarafından kasabadan kovulunca, komşu kasabaya gidiyor. Burada da yakın zaman önce kaybolan genç bir kızın varlığını öğrenmesiyle ikinci ipucunu yakalıyor ve nihayet somut veriler elde etmeye başlıyor. Kaybolan kız için çoğu kişi evini terk edip uzaklara gitmiştir diye düşünürken, en yakın arkadaşı ormanda kendilerine saldıran bir yaratıktan bahsediyor. Bu da hikâyenin kırılma noktası oluyor.
Theo bir algoritma vasıtasıyla bölgede kaybolan ve ölü ya da diri kendisinden asla haber alınamayan insanların sayısının bir hayli fazla olduğunu öğrenince, meseleyi çözmeden bırakmayacağını anlıyoruz. Artık tamamen motive olmuş ve katili yakalamaya odaklanmıştır. Fakat bu o kadar kolay olmayacaktır. Yıllara yayılan cinayetler, çok geniş bir coğrafya ve kurbanlarını vahşi bir hayvan gibi katleden bir katil… Sahip olduğu bakış açısı bu karmaşık problemi çözmeye yetecek mi? Elbette. Yine de onu bekleyen pek çok kötü sürpriz ve tehlike var. Ne de olsa bir cinayeti çözmek, cinayeti işlemekten daha zordur.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Günümüz Türk şiirinin derviş kalem şairlerinden Said Yavuz’un üçüncü kitabı Üşüyen Eller Divanı Muhit Kitap’ın şiir kitaplığından okura sunuldu. Kitapta 24 şiir bulunuyor, buna dervişin bir günü diyebiliriz. Sıkıntısı olan birinin, isyan etmeden, kırmadan ve kızmadan; insan olma vasfını koruyarak ruhundaki yarayı paylaşmasına şahitlik ediyoruz.

Limon ağırlıklı olmak üzere, lavantalısından muzlusuna bin bir türü var ama benim son yıllardaki favorim zeytin çiçeği kolonyası. Harika bir kokusu vardır. Denemediysen mutlaka tavsiye ederim. Reklamlar bu kadar! Ama zeytin çiçeğinin açmaya başladığı mevsimdeyiz, böyle güzel bir ürünün reklamı yapılmaz mı? Zeytin çiçekleri nisandan hazirana kadar yavaş yavaş büyüyecekler.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.