Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Başkalarına Tanıdık kendine Yabancı




Toplam oy: 82
Pirandello’nun son romanı Biri Hiçbiri Binlercesi otobiyografik öğelerden nasibini alır. Başkarakter Vitangelo Moscardo, onun gibi babadan zengin bir bankerdir. Karısının burnuyla ilgili gerçeği söylediği günden sonra ilk şoku atlatan Moscardo kendi bedeninden başlayarak çevresini, geçmişini, bütün yaşamını gözden geçirmeye başlar. Düşünceler bedenden ayrı bir varoluşa mı sahiptir? Saçları uzun, gözleri farklı bir renk olsa da aynı kişi olur mu? 20. yüzyılın önemli felsefi meseleleri Moscardo karakteri ile önümüze serilmektedir.

İtalyan edebiyatının Nobel Ödüllü yazarı Luigi Pirandello, yazın hayatına kısa hikâye ve romanla başlar, ancak oyun yazarlığı ile ün kazanır. Kurduğu tiyatro topluluğu Teatro d’Arte için yazdığı oyunlarla “yazar tiyatrosu” olgusunun önemli bir temsilcisi haline gelir. Varlıklı bir aileden gelen Pirandello, genç yaşında evlenir ve iki çocuk sahibi olur. Maddi kaygılardan uzak yaşamı, babasının işlerinin bozulmasıyla değişir. Ailenin yaşadığı iflas felaketi üzerine karısı felç geçirir, kendisi de psikolojik buhrana girer. Yaşadığı bütün sıkıntılar eserlerine yansır.


Kendisine dair hiçbir fikri yok
Pirandello’nun roman türünde yazdığı son ve en önemli kitabı Biri Hiçbiri Binlercesi de otobiyografik öğelerden nasibini alır. Kitabın başkarakteri Vitangelo Moscardo, Pirandello gibi babadan zengin, yirmi sekiz yaşında bir bankerdir. Babasının ölümünden sonra işlerin başına geçer. Çalışmayı pek sevmez, her şeyi kadim yardımcıları idare eder. Pirandello gibi babasının ısrarıyla genç yaşta evlenir, çocuğu yoktur. Moscardo’nun buraya kadar sıradan gibi görünen yaşamı, yine sıradan bir günde, karısının eğlence amaçlı sorduğu bir soruyla altüst olur: Ne yapıyorsun? Sağa doğru çarpık burnuna mı bakıyorsun? Moscardo soruyla afallar, kendine dair bilmediği bir gerçekle karşı karşıyadır. “Yirmi sekiz yaşındaydım, o güne dek de burnumu, güzel değilse bile, bedenimin başka yanları gibi çok düzgün sanıyordum. Bu yüzden de bir beden kusuru olmayan herkesin kabul ettiği şeyi kabul etmek kolay olmuştu benim için de”. Daha burnuyla ilgili gerçeği anlamaya çalışırken, karısının bedenine dair dile getirdiği saptamalar devam eder. Kaşlarının inceltme işaretine benzediği, kulaklarının yüzüne orantısız birleştiği, sağ bacağının dize doğru kavisli olması vb. ardı ardınca sıralanır. Tüm söylediklerine karşın kocasının gönlünü almayı ihmal etmeyen karısı, kocasını bütün kusurlarıyla birlikte yakışıklı bulduğunu söyler. Moscardo söylenenleri ciddiye almaz, gerçeklerle yüzleşmekle meşguldür.
Moscardo ilk şoku atlattıktan sonra kendi bedeninden başlayarak çevresini, arkadaşlarını, geçmişini, kısacası bütün yaşamını gözden geçirmeye başlar. Önce bedenini bir yabancı gibi karşısına alır. O güne kadar aynada gördüğü resim yerle bir olmuştur. Bedeninin ondaki yansıması ile başkalarındaki yansımasının farklı oluşu her şeyden şüphe etmeye başlamasına neden olur. “Kimdi bu? Ben miydim? Ama bir başkası da olabilirdi! Herhangi biri olabilirdi orada duran”. Başka bir bedende olsaydı da aynı kişi olacak mıdır? Düşünceleri aynı kalacak mıdır? Düşünceler bedenden ayrı bir varoluşa mı sahiptir? Saçları uzun, gözleri farklı bir renk olsa da aynı kişi olur mu? Bu ve benzeri sorular Moscardo’da felsefi bakışı ve sorgulamayı harekete geçirir. Yirminci yüzyılın önemli felsefi meseleleri Moscardo karakteri ile önümüze serilmektedir.
Roman analitik düşünme düzeninde ilerler. Moscardo, Kartezyen tarzda düşüncesinin geldiği aşamaları maddeler halinde sıralar. Sorgulamanın seyrinde vardığı en ilgi çekici nokta Moscardo’nun algılayana göre imgesinin değişmesi değil, kendinde kendine ait hiçbir imgesinin bulunmayışıdır. Başkalarının onun hakkında iyi kötü bir algısı olmasına karşılık, Moscardo’nun kendisine dair hiçbir fikri yoktur. Karısının uyandırdığı acı hakikat budur. “1-Ben, başkaları için, o zamana dek kendi gözümde olduğumu sandığım kişi değildim; 2- Yaşadığımı göremiyordum; 3- Yaşadığımı göremediğim için, kendi kendime yabancı kalıyordum, yani başkalarının her birinin kendince görüp tanıyabildiği, benimse tanıyamadığım biri”. Üstelik Moscardo yabancı olduğu benliğini tanımanın imkânını da reddeder. Kendisini karşısına alıp tanımanın mümkün olmadığını söyler.
Moscardo bedensel algının yanında sözlerin de ötekinde neye dönüşeceğini hiçbir zaman bilemeyeceğimizi vurgular. “Ama ne yazık ki dostum, bana söylediğinizin bende nasıl dönüştüğünü hiçbir zaman anlayamayacaksınız, ne de ben size iletebileceğim bunu. Arapça konuşmadınız. Siz de ben de aynı dili, sözcükleri kullandık. Ama eğer sözcükler kendi başlarına buyruksalar, benim, sizin ne suçumuz var? Boş, sevgili dostum. Siz o sözcükleri bana söylerken kendi anlamınızla dolduruyorsunuz; ben de kavrayamıyorum onları, kaçınılmaz olarak, kendi anlamımla dolduruyorum”.
Moscardo’ya göre iletişimsizlikten kurtulmanın tek yolu şehirden olabildiğince uzaklaşmak ve doğaya dönmektir. Şehir hem kirli havasıyla hem de karmaşasıyla kişiyi dinginlikten, iç sesini duymaktan alıkoyar. Doğada yavaş yavaş kalıplardan, maskelerden sıyrılan insan neyse olduğu gibi kalır. “Öyleyse dinginlik dediğimiz şeyin içimizde var olduğunu söyleyebiliriz. Size de öyle gelmiyor mu? Peki, bunun nereden kaynaklandığını biliyor musunuz? Çok yalın bir olgudan, yavaş yavaş kentten çıkmış olmamız olgusundan; yani, kurulmuş bir dünyadan...”.
Yapay amaçlar peşinde koşan insan
Şehir yaşamıyla birlikte insanı kendisine yabancılaştıran ikinci unsur, yaşama anlam katma çabasıdır. Moscardo insanın mutlak bir zorunlukmuşçasına idealler, amaçlar yarattığını söyler. Yapay amaçlar peşinde koşan insan yorulur, yıpranır. Boşlukları aceleyle doldurur çünkü boşluğun varlığını hastalık belirtisi olarak görür. Doğada arayıştan azade oluşu onu diğer varlıklara yaklaştırır. “Ah, bir taş gibi, bir bitki gibi bilinçsiz olmak! Kendi adını bile anımsamamak... Şu uçsuz bucaksız mavi boşlukta yüzen ışıklı şeylerin bulut olduklarının ayrımına varmak, onları tanımak daha şimdiden her şey gibi gelmiyor mu size?”
İnsanın çevresini fark etmesi, kendisini doğanın bir parçası sayması, ne eksik ne fazla, onunla bir ve aynı olması kolay değildir. İnsan şehirler kurarak doğaya hükmetmek ister. Doğayı seyirlik bir nesne, estetik bir araç olarak görür. Zaman zaman silkelenip kendine gelmesi için uyarsa da (depremler, salgınlar) çabuk unutur insan. “Durmadan yapar, yeniden yapar, inatçı küçük hayvan. Her şey onun için yapı malzemesidir”. Hatta bizzat kendisi de. Sartre’a atıfla insan kendini nasıl yaparsa öyledir. Ne olmak istiyorsa planlar ve uygular. Dünyayı ancak kurarak anlar. “Ah, siz yalnızca evler mi kurulur sanıyorsunuz? Ben sürekli olarak kendimi kuruyorum, siz de aynı şeyi yapıyorsunuz. Bu kurma işi, duygu malzememiz ufalanıp dağılmadığı, istemimizin çimentosu dayandığı sürece sürer”. Eğer tökezlersek, şüpheye düşersek sekteye uğrar. O zaman yeni gerçeklikler doğar. Nesnelere verdiğimiz anlam anlıktır ve değişime sürekli açıktır. Kalıcı ve tek bir gerçeklik yoktur. Bunu bilmek biraz olsun rahatlatır Moscardo’yu, en azından yalnız değildir. Bütün bir insan türü aynı dertten mustariptir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Günümüz Türk şiirinin derviş kalem şairlerinden Said Yavuz’un üçüncü kitabı Üşüyen Eller Divanı Muhit Kitap’ın şiir kitaplığından okura sunuldu. Kitapta 24 şiir bulunuyor, buna dervişin bir günü diyebiliriz. Sıkıntısı olan birinin, isyan etmeden, kırmadan ve kızmadan; insan olma vasfını koruyarak ruhundaki yarayı paylaşmasına şahitlik ediyoruz.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.