Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bazı kitaplar bizi daha iyi insan yapar




Toplam oy: 5

Eda İşler 

 

Bana kalırsa kelimeler bir saat kararlılığında ve ölçüsünde hareket etmeli, insanın ağzından koşarcasına dökülmemeli. Önemli mevzuların anlamlı anlamsız sesler yığınında kaybolmamasını istemişimdir daima.

 

Kelimelerle ilişkim iyi ama kolay değil. Uzun uzun anlatmayı, derinliği bozmayı, buzu çözmeyi sevmiyorum. Kelimelerin açıklamaya değil, göstermeye yaradığına inanıyorum. Bütün hikâyelerde doğru yerlerde konuşlanmayı bekleyen doğru kelimeler vardır. Onları arıyorum.

 

Nasıl kitapları okumayı sevdiğimi çocuk yaşta okuduğum Yabancı’dan (Albert Camus) sonra anladığımı düşünüyorum. Soğukkanlı, durgun, hissiz, yorgun, ama hep yorgun kahramanları seviyordum. Öyle bir çocuk olmamın bunda etkisi var elbette. Kronik bir yorgunluk ve can sıkıntısı çektiğimi hatırlıyorum o zamanlar. Başkalarını konuşurken izler, anlatmayı sevdikleri olayları görüp şaşırırdım. İnsanlarla örülü bir dünyaya maruz kalmak yorucuydu. Anlatmaya değmeyen her şeyin kelime israfı olduğuna inanırken konuşmak yorucuydu. Bana kalırsa kelimeler bir saat kararlılığında ve ölçüsünde hareket etmeli, insanın ağzından koşarcasına dökülmemeli. Önemli mevzuların anlamlı anlamsız sesler yığınında kaybolmamasını istemişimdir daima.

 

Joyce, Steinbeck, Hemingway, Mansfield, Saki gibi kısa öykücüleri hiç okumasaydım öykü yazar mıydım emin değilim. Hemingway’den Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler’i ilk okuduğumda, beni öyle etkilemişti ki diyaloglardan ibaret bir öykü yazabilir miyim diye çok düşünmüştüm o zamanlar. Hikayede geçen İspanyol birasının markasını bile halen hatırlıyorum. Saki’nin Açık Pencere’si, bende sarkastik konuşmaları seven kadın kahramanlara sempati uyandırmıştı. Hesse’nin ruhunun, onun anlayacağı dilden söylemem gerekirse, benimkiyle buluştuğunu düşünüyorum geçmiş bir zamanda, bir yerlerde, yazmak istediğim her şeyi yazdı çünkü. Proust’u çok sevmiştim. Orhan Pamuk’la aramda kopmayacak bir bağ var. Onun yaratma şevkini, kendini yalnızca yazarlığa adamasını ve her kitapta farklı olanı denemesini ilham verici buluyorum. Cemil Kavukçu, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar, Ayfer Tunç, Feyyaz Kayacan, Tim Parks, Jeanette Winterson gibi uzayan bir listem var. En sevdiğimi ise sona sakladım. Oğuz Atay’ı defalarca okudum.

 

Bazı kitaplar bizi daha iyi insanlar yapıyor. Daha iyi düşünen, daha derin analiz eden insanlara dönüşüyoruz onlarla. Benim için De Profundis (Oscar Wilde) öyle bir kitap. Kitaplara genellikle bana daha iyi yazmayı öğreten araçlar gözüyle bakıyorum. Günlük hayatımı iyileştiren kullanışlı bilgiler verdiklerine inanmıyorum onların.

 

Çocukluğumun unutulmaz kitapları… Ömer Seyfettin’in kitapları tabii. Falaka, her çocuk gibi bende de derin çizikler bıraktı. Aziz Nesin de okur ve severdim. Unutamadığım kitaplardan biri de Oscar Wilde, Mutlu Prens’ti. Çocukken ne kadar derin bir kitap olduğunu yeterince anlamamış olmalıyım ki yıllar sonra tekrar okuduğumda çarpılmıştım. Ardından da kalbimdeki yeri ölene dek sabitlendi.

Keşfetmeyi seven bir okurum. Okunacak çok kitap ve modern hayatın hayhuyundan hangi birine yetişeceğimizin yarattığı bir telaş var. Yakalamak, görmek, ufuk açmak istiyoruz hepimiz. Sevdiğim yazarların yeri sabit, okumam gerekenler hala bitmedi ama ben yerlerine yenilerini de eklemek istediğim için okuma yelpazemi daima geniş tutuyorum. Tabii asla okumam dediğim türler de yok değil. Sözgelimi, kişisel gelişim kitapları hiç okumadım, okumam. Bir de çok sevdiğim halde nadiren şiir okurum.
Yazmak için gündelik hayatın akışını kollarım. Sessizliği çok sevmeme rağmen bir ses ararım mutlaka. İnsan içine karışırım. Kafamdaki seslerle, dışarıdaki kalabalığı buluştururum. Kaos yaratırım, diyalog kurarım. Kendimden çıkar yabancı bir evrene girerim. Sessizlikten kurtulmaya ihtiyaç duyarım. Aşina olmadığım bir şey ararım. Tanıdık olmayan insan sesleri mesela. Bir ağacın altı var genellikle oturup yazdığım. Cami avlusunda, taş zeminli bir çay bahçesinde, bir kavağın gölgesi. Yaşlı adamlar cam bardaklara şangır şungur vururlar, ben de vururum kalemimi kağıda öyle, aydınlık öğleden sonlarında, orada. Rüzgarın ılık ılık, hafifçe değdiği bir masada, evlerinden uzakta, çocuklara, sokağa, avluda gezinen kedilere ve akranlarına yakın ihtiyarları dinlemek, onları arkama alıp yazmak hoşuma gider. Kışları ise sevdiğim kafelere oturup sevdiğim kahveleri içerim, bilgisayarımın ekranı gelen geçen, konuşan gülen insanları kapatmaz. Kah gözlem yapar, düşünür, eve geçince yazarım, kah orada, bardağımdakini yudumlayarak. Kimi zaman da yalnız başıma, koltuğun sabit bir köşesinde hiç uyumadan sonraki gün ışıyana kadar yazdığım olur. Evimde. Sanırım asla yazamayacağım ortamlar, televizyon veya müzik sesiyle dolu yerler veya tanıdığım insanlarla bir arada olduğum bir mekan. Kurmaca yazarken aşinalıktan uzaklaşmam, tanıdığım, bildiğim her şeyi unutmam gerekiyor daha önce de söylediğim gibi. Yeni bir şey yaratmak istiyorum. Bu yüzden hikayelerimde, kendi hayatımdan kimsenin izi, ismi, anısı yok.
Hava limanları, otogarlar beklerken yazmayı en çok sevdiğim yerler. Aklımdan sürekli yazmak fikrinin geçtiği zamanlar oldu. Kalem egzersizi yaptığım zamanlar. O anlarda baktığım her şeyi yazılabilir veya yazılamaz levhası ile görüyordum. Yazıyordum da. Her şeyi deniyordum. İyi veya kötü olup olmadığını önemsemeden, ikinci kez okumadan, yazmak istediğim için yazıyordum. Bazen yazacağımı bilmeden, oturduğum yerde şahit olduğum bir diyaloğu yazıp hikayeleştirdiğim de oluyordu. Kitabımdaki bir öykü böyle bir anın mahsülü mesela. Kimi zaman uzun uzun bir resme baktığım ve hikayesini kendime anlattığım oluyor. Arada bir eskileri hatırlıyorum. Merdivenler, yolculuklar, duygular, sesler, müzik. Çoğunlukla bir nedene ihtiyaç duymadan oturup yazmaya çalışıyorum. Ama nedenler o kadar fazla ki, birçoğunu eleğin üstünde bırakıyorum artık. Resmini çizebildiğim şeyleri yazmak istiyorum. Kahramanın sesini duyuyorsam, o, adını söylüyorsa bana, öyküsünü yazıyorum.
Hayatın içerisinde şiirsel bulduğum anlar… Yaşlı insanların geçmişin izlerini yeni nesle aktardığı anları şiirsel buluyorum. Genç kuşağın hikâyeleştirerek anlatılan o hazineleri kendilerinden sonraki nesle taşıyacak olması, hiç bitmeyen bir şiirin dizesi gibi. Anıların zamanın tozunda kaybolmaması, belki bir öykünün, bir şarkının içinde saklanacak olması beni heyecanlandırıyor.
Yeterince mutsuz, umutsuz, yılgın olduğum zamanlarda hiçbir şey yapamıyorum. O anlarda karaladığım yarım yamalak notlar olmuyor değil. Fakat bütünlük oluşturan bir metin oluşturabildiğimi söyleyemem. Eğer yeterince mutsuz, umutsuz, yılgın değilsem, yani bir şeyler yapabilecek gücüm hâlâ elimdeyse daha çok okuyorum. Yürüyüşlerle doğayı okuyorum, müzik dinliyorum, seyahat ediyorum, yeni insanlarla, görmediğim yollarla, dinlemediğim seslerle tanışıyorum ve unutuyorum kötücül hisleri. İyi yazmak için insan bence çok çalışmalıdır. Ama yazmak fikrinin doğması, yeteneğe veya bizim bilmediğimiz bir nedene bağlı tabii ki. Ben, her gün okuyorum ki bu her gün çalışmaya benziyor benim için.
Şule Gürbüz edebiyatta son dönemde beğendiğim isimlerden biri. Sesi, anlatma biçimi, hikâyelerindeki anlam, mesleği nedeniyle en çok. Saatlerden anlıyor, zamanla ilgileniyor, kelimeleri büyük bir ihtiyatla ve derinlik içinde kullanıyor. Bir de Don Delillo galiba. Seksenli yaşlarında olmasına rağmen hâlâ yaratma şevki olması, daktiloyla post modern, bilimkurgu hikâyeler yazması, yazdıklarıyla ufuk açması ama bir yandan da gelenekçiliği sürdürmesi ilgimi çekiyor. Sinemada Haneke’nin yeri ayrı. Çünkü insanları rahatsız etmeyi seviyor ve maskelenemeyecek kadar kötü olanı gösterme biçimi bence çok etkileyici. En sevdiğim oyuncu, uzun yıllardır Anthony Hopkins. Müzik konusunda geniş bir yelpazem yok. Klasik müzik çok seviyorum. Yazmak için beklediğim süreçte en çok Bach dinlerim. Son olarak, bir süredir eski söylencelere dayanan Çerkesçe şarkıları, ağıtları yeniden seslendiren Hagauj grubunu dinliyorum. Çerkesçe müzik yapanların içinde son dönemde en cool bulduğum ağabeyler kendileri.
Bana göre hayatın anlamı kendi derinliğimizi yaratmaktan ibaret. Kendi kuyumuzu bulmalı, başkalarının kuyusuna inmeye cesaret edebilmeliyiz. Anlamak, bulmaya çalışmak, aramak değerli bir süreç. Bir insana yapabileceğiniz en büyük kötülük onun anlattıklarına kulak kesilmemek, sığ bir bakışla onu yargılamaktır. Hayatım boyunca, böyle biri olmamayı diliyorum. De Profundis’te tekrar edip duran şu cümle kitabı okuduktan sonra uzun süre aklımdan çıkmamıştı: “Kötülüklerin en büyüğü sığlıktır, anlaşılan her şey doğrudur.”


Mutluluğu, mutsuzluktan yoksunluk diye tanımlamayanlar bana ilham verir. Mutlu olmayı bilenler, bir yolunu bulanlar. Bir şeyin üstesinden gelmek yerine bir şeyi sağlayan insanlar. Monotonluğa yaslanmayanlar. Direniş gösterenler, kapı açanlar, rengi olanlar, cesaretliler. Hayatta değişime inanan insanlar. Girişimci ruhlar, iyi şeyler yapmaya adanmış olanlar. İstenci tükendiğinde bile yaşamayı, birilerine yardım etmeyi bırakmayanlar. Dinleyebilenler, yazmaktan çok okumayı önemseyenler. İyi müzikten, iyi kahveden anlayanlar, güzel konuşanlar, hayır diyebilenler. Konuştuğu kişinin seviyesine inebilen veya çıkabilenler. Düşüşü görenler, bundan kurtulma cesareti gösterenler.
Hayatta en mutlu olduğum yer bütün ailemin bir arada olduğu, bahçesindeki masada akşam yemeği yediğimiz köydeki ahşap ev. Daha evvel de anlattığım gibi, eski ve yeni neslin bir arada olduğu anları kıymetli buluyorum. Bunun dışında, seyahat ettiğim zamanlarda, yeni insanlar tanıdığım, farklı ve iyi olanı bulduğum yerleri de mutlu olduğum yerler kategorisine almam mümkün. Gölgesinde oturup yazdığım bir kavaktan bahsetmiştim, orası da mutlu olduğum bir yer.

Son dönemde ikinci kitap için çalışıyorum, yaz başından beri aralıklı da olsa yazıyorum. Umarım planladığım vakitte biter.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.