Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bazı Romanlar Yataktan Çıkmak İstemez, Bazısı da Gezmeyi Sever




Toplam oy: 36
Öteden beri, bir “anlatı”yı nerede okuduğumuzun sandığımızdan daha belirleyici bir etkiye sahip olduğunu düşünüyorum. Bazı okuma yeri tercihleri yazarlar ve anlatılarıyla feci biçimde çatışıyor örneğin…

“Yatağımda uzanırken dağ tırmanışıyla ilgili bir kitap okumak hoşuma gidiyor” diye yazıyor Jeanette Winterson. Nan Shephard’ın The Living Mountain (Yaşayan Dağ) adlı biyografik-coğrafi keşif kitabından söz ediyor.

 

Laf aramızda, ben de Winterson’un çarpıcı romanı “Tutku”yu (The Passion) yıllar önce bir Roma uçuşunda okumuştum. Okumaya Yeşilköy’de bekleme salonunda başlamış, uçak Da Vinci için alçalmaya başladığında kitabın son bölümüne gelmiştim. (Aslında romanın içeriğini düşünürsek, bunu belki de bir Hollanda uçuşunda yapmalıydım.)

 

İşin ilginci, o günler geride kaldı.

 

Tablet bilgisayar varlığımın ayrılmaz bir parçası haline geldiğinden bu yana yolculuklarda yanımda roman taşımıyorum.

 

Tabletten makale okuyarak veya uygulamaları karıştırarak geçiyor saatler.

 

Neyse, sadede geleyim…

 

Winterson’ın yukarıdaki sözüyle kendi hatıramı bir araya getirmemin nedeni şu: Öteden beri, bir “anlatı”yı nerede okuduğumuzun sandığımızdan daha belirleyici bir etkiye sahip olduğunu düşünüyorum.

 

Bazı okuma yeri tercihlerinin yazarlar ve anlatılarıyla feci biçimde çatıştığına inanıyorum. Bana kalırsa, kimi romanları uygun düşmeyen bir ortamda okumak tatsız sonuçlara veya “haksız” yargılara yol açabiliyor.

 

Metroda Hasan Ali Toptaş okumak mesela…

 

Belki buna “metroda Hasan Ali Toptaş okumaya çalışmak” demek daha doğru.

 

Ya da şuna ne dersiniz?

 

Bir yaz ikindisinde taşlarına su vurularak serinletilmiş bir avludaki sedire oturup J.G. Ballard’ın “Çarpışma”sını (Crash) okumaya kalkışmak…

 

Olacak şey değil!

 

Biliyorum, şimdi birçoğunuzun aklına plaja götürülüp ilk sayfası açılıp bakıldıktan sonra kapatılıp çantada geri getirilen romanlar gelmiştir.

 

Ama bir bakarsınız, aynı roman tıklım tıklım dolu ve gürültülü bir kafenin kuytu masasında su gibi akıp gider.

 

Şimdi düşünüyorum da…

 

Dostoyevski’yi hep yattığım yerde okudum. Yatakta veya koltukta.

 

Yani sanırım, öyle hatırlıyorum.

 

Ama yirmili yaşlarımın başındaydım ve Tolstoy’un Anna Karenina’sı beni rahatsız bir koltukta dik oturmaya zorluyordu. Bazı yerlerini masada notlar alarak okumuştum.

 

Julio Cortazar’ın o şahane öykülerini tekrar tekrar okudum. Nerelerde? Tabii ki, Beyoğlu’nun arka sokak kafelerinde ve cam kenarındaki masalarda…

 

Yalnız kalınan otel odaları da mükemmel bir “okuma salonu”dur ve sanırım “doğru” tercih Geoff Dyer, Tim Parks, Julian Barnes, Barış Bıçakçı gibi yazarlardır.

 

Tanpınar mı?

 

İki yıl önceydi. Huzur’u üçüncü kez Kanlıca’da İsmail Ağa Kahvesi’nin açık tarafında bir nevi kamp kurarak okudum. Masamda demlik çay, sağ yanımda Kanlıca İskelesi, arkamda İskender Paşa Camii…

 

İçim dışım “Huzur” olmuştu, güzeldi. Bana hep “uyuz” biri gibi gelmiş Mümtaz’a da öyle ısındım.

 

Uzun lafın kısası… Takılıp kaldığınız ve bir türlü arkasını getiremediğiniz romanlar için bir kez de farklı bir “okuma yeri”ni denemekte fayda var.

 

Benden söylemesi… Tabii şunu da vurgulamadan yazıyı kapatmayayım; okunmuş ve çok sevilmiş bir romanı bir sefer de “gezmeye” götürmek ayrı bir edebiyat lezzetidir.

 

Başta sözünü ettiğim yazısında (Bir Yatak, Bir Kitap, Bir Dağ) Jeanette Winterson şunu da söylüyor: “Okumak derine dalmaktır ya da yükseğe tırmanmaktır… Kendinizi kitapların şartlarına alıştırmanız gerekir.”

 

 


 

 

Kadın okurun tercihi roman

 

M. Fatih Andı’nın Roman ve Hayat adlı kitabında gördüm.

 

1940’lı yılların önde gelen edebiyat dergilerinden Çınaraltı, piyasaya hâkim yayınevi sahipleri arasında “kimler roman okuyor?” soruşturması yapmış.

 

Derginin 17 Temmuz 1943 tarihli 95. sayısında yayımlanan soruşturmada öne sürülen iddiaların çizdiği tablo pek tanıdık. Mesela “Maarif Kütüphanesi”nin sahibi Naci Kasım Açıkel’in şu sözlerini okuyunca, insan “olay” günümüzde geçiyor sanır: “Kadınlar erkeklerden daha fazla kitap okuyorlar diyemem, fakat erkeklerden daha fazla roman okuduklarına şüphe yok.

 

 

 

 


 

 

Lessing'in kedileri

 

Yazarların hayatlarında yer eden kedilerinden bahsedişleri benim için bir tür gözlem gücü ve anlatı yeteneği test sahasıdır.

 

Ursula K. Le Guin’in ve Doris Lessing’in kedilerden söz edişlerini sahici ve derin bulurum. (Bir ara not olarak da şunu söyleyeyim; sırf hoşluk olsun diye kedileri öyküleştiren popüler kitaplara ise neden bilmem, pek tahammül edemiyorum. Dikkat, yanlış anlaşılmasın; ciddi bir kedi severim!)

 

En iyisi, Doris Lessing’in Kedilere Dair adlı kitabından küçük bir parçayı buraya aktarayım: “Trafiği bir kedi aracılığı ile görmek, hepimizin arabaya her binişimizde nelere kulak tıkadığımız konusunda çok öğretici bir tecrübe. Dehşetli gürültü patırtıyı -sarsılma, gümbürtü, gıcırtı - fark etmiyoruz. Etmiş olsaydık, gri kedi gibi bizler de biraz aklımızı kaçırırdık.”

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.