Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir İntikam Şövalyesi: Quentin Tarantino




Toplam oy: 11
Tarantino sineması alt metinlerindeki intikam felsefesi, fazlasıyla kanlı olan kamerasıyla sert, acımasız ve şiddetli bulunuyor sıklıkla. Eleştirilerin yerli-yersizliği bir tarafa gerçeklere getirdiği alternatif sonlar, şiddettin şehvetini yaparcasına kurduğu intikam fantezileri, ustaca kurgulanmış olaylar, özgün bir teknik ve iyi oyuncu ekibiyle Tarantino sineması izlemeye, tartışmaya ve sorgulamaya değer nitelikte.

“İntikam mı yoksa gerçek mi?” Bu soruya muhatap kılar seyircisini meşhur intikam filmi Old Boy. Bir hakikat arayışçısı için yenilmek ve hatta ölmek pahasına “gerçek”tir cevap. Gerçek, intikamdan teskin edicidir çünkü. Quentin Tarantino, bu soruyu gerçeği reddetmek ve geçmişi yeniden yazmak pahasına ‘sonuna kadar intikam’la cevaplıyor gibi. Peki, geçmişten intikam alınabilir mi? Tarantino sinemasında bunun mümkünlüğüne de cevap var. Gerçeğini reddettiği olaylara müstehak bir kader biçip tarihi yeniden yazması, onun sinemasının imzası haline gelen karakteristiği.

 

İntikam felsefesi ve şiddetin şehveti


Tarantino sineması, kurgularının ve diyaloglarının alt metinlerindeki intikam felsefesi, fazlasıyla kanlı olan kamerasıyla sert, acımasız ve şiddetli bulunuyor sıklıkla. Eleştirilerin yerli ve yersizliği bir tarafa gerçeklere getirdiği alternatif sonlar, şiddettin şehvetini yaparcasına kurduğu intikam fantezileri, ustaca kurgulanmış olaylar, özgün bir teknik ve güçlü oyuncu ekibiyle izlemeye, tartışmaya ve sorgulamaya değer nitelikte.

 

“Kader, intikam gibi zorlu ve çirkin bir şeyden yanaysa eğer, yalnızca Tanrı’nın varlığının değil, onun arzusunu yerine getiriyor oluşunuzun da bir kanıtıdır” The Bride, Kill Bill

 

Kill Bill’in açılış sahnesinde Bill’in ayakları altında can çekişen Bride’a söyledikleri, Tarantino sinemasındaki intikam felsefesinin varlığına örnek teşkil ediyor: “Beni sadist mi buluyorsun? Şu anda bile yaptıklarımın sadistçe olmadığını anlayacak kadar kendinde olduğuna inanmak isterim. Bu benim en mazoşist hâlim” Tarantino, ‘İnsan kendine ceza keserek başkasından intikam alabilir mi? İnsan başkasına ceza keserek kendinden intikam alabilir mi?’ sorularını soruyor ve kendince bir sadizm ve mazoşizm tanımı getiriyor sanki: sadizm; başkasına ceza keserek kendinden intikam almak, mazoşizm; kendine ceza keserek başkasından intikam almak.

 

İntikam sineması

 

Tarantino’nun Toshiya Fujita’nın 1973 yapımı Lady Snowblood filminden tam 30 yıl sonra çektiği, sinemasının belki de en iyi filmi olan Kill Bill bu filmin bir coverıydı belki de. Film hem öykünün kurgusallığı hem de bazı sahne telmihleriyle Kill Bill’de fazlasıyla yâd ediliyor. Tarantino, Kill Bill'de Bride üzerinden tanrısal bir cezalandırmayı gösteriyor. Ceza tıpkı kutsal kitaplardaki gibi haddi aşan ve kötüye kullanılan uzva veriliyor. Şiddet, karmik ve alegorik mesajlarla dolu hikâyeyi kamufle etse de cezalar ve mesajları gayet sarih: Açgözlü olanın gözü oyuluyor, bağlantılarını sinsice kullananın kolu kesiliyor. Kimseye eğilmeyen dik bir baş gövdesinden ayrılıyor ve kalpten vuran kalbinden vuruluyor. Silahlar, karakterlere has bir şekilde seçiliyor. Kılıcı kullanmak gerçek bir asalet, ehliyet ve azim gerektiriyor. Bu yüzden kılıç, yalnızca gerçek savaşçılara layık görülüyor. Gerçek savaş, tüm sekanslarda nefes mesafesinde ve göz gözeyken veriliyor.

 

Tarantino’nun intikam sinemasına diğer filmlerinden bolca örnekler vermek mümkün; Inglourious Basterds filminde Adolf Hitler ve beraberindeki Nazileri bir sinema salonunda kurşuna dizmesi, Django Unchained filminde ise ırkçıları, bir kölenin kurşunlarıyla öldürmesi buna bazı örnekler. Filmlerinin çoğunda üç ya da daha fazla karakterin aynı anda birbirlerine silah doğrultması, ayak sahneleri, mucidi olmasa da onunla bilinen “trunk shot” (bagaj çekimi) sahneleri sinemasının obsesif karakteristiğini yansıtıyor.

 

Yeniden yazılan tarih:Once Upon a Time in Hollywood

 

Hollywood’un Charles Manson’dan intikamı, Sharon Tate’e yakılmış bir ağıt, Tarantino'nun en romantik filmi, Tarantino’nun en taraflı, en kötü filmi gibi birbirinden bambaşka yorumlar yapılan son filmi Once Upon A Time In

Hollywood; 9 Ağustos 1969’ta Cielo Drive’daki Hollywood’un dehşet verici cinayetlerinden biri olan ve karnındaki bebeğiyle vahşice katledilen Sharon Tate cinayetinden tam 50 sene sonra gösterime girdi.

 

Tarantino, Sharon Tate cinayetini başından sonuna kadar yaptığı ters köşelerle post-modern bir bakışla kurguluyor ve gerçekleşmiş bir cinayete alternatif bir son yazıyor kendi kalemiyle. Roman Polanski’nin yan komşuları olarak kurguladığı hikâyesindeki iki kurmaca karakterler (Rick Dalton ve Cliff Booth) açılan ve devam eden film, izleyicinin hedefini şaşırtarak filmin aslında Sharon Tate’nin alternatif yazgısı olduğunu uzun bir süre unutturuyor. Ve sahnelere fırlattığı yapboz parçalarını filmin en sonunda zarif bir hınçla bir çırpıda tamamlıyor.

 

Cinayetleri “I’m the devil and i’m here to do the devil’s bussiness”le planlayan sapkın bir tarikat lideri olan Charles Manson ve 60’ların hippilerini açıkça hedef alan ve onlara karşı bir intikam tasarlayan Tarantino, gerçek hippilerde Manson’un hippilerinin hiçbir alakası olmadığı yönünde eleştiriler alsa da ve “kapitalist, burjuvazi yanlısı, sınıf ayrımı savunucusu”, “fazlaca yanlı” bulunsa da dönemin olaylarına kendi yorumunu getiriyor.

 

Bruce Lee’yi bile sette alt edebilecek kadar güçlü, cinayeti engelleyen adeta filmin kahramanı olan Cliff Booth (Brad Pitt) karakterinin filmde dublör oluşu yönetmenin yaptığı ters köşelerden. “İyi adamlar tarafından öldürülen kötü adama dönüşmekle’ eleştirilen western film yıldızı Rick Dalton’un (Leonardo DiCaprio) hikâyenin sonunda filmlerinde kullandığı lav silahıyla “kötü adamları öldüren iyi kahramana”dönüşmesi de bu örneklerden biri. En muzip olanı ise Rick’in gerilediğini düşünen kariyerinin motivasyonunu küçük kızın gelip kulağına söylediği “gördüğüm en iyi oyunculuktu” sözüyle bulması herhalde.

 

Trajik bir olayın mağdurlarını hep zihnimizdeki güzel fotoğrafıyla hatırlamak isteriz. Film, o güzel fotoğrafın filmi bence. Tarantino da “Sharon’ı o felaket olayla değil, gündelik hayatına devam eden, o dünyanın parçası bir insan olarak ele almak istedim” diye güzelliyor filminin kurgusunu. Tıpkı Tate’in eşine armağan etmek üzere Thomas Hardy’nin Tess of the d’Urbervilles romanını almaya gittiği gün, bir sinema salonuna gidip hem filmini hem seyircilerin tepkilerini izleyişi gibi günlük yaşamıyla. Film, Tarantino’nun güçlü kadın karakterlerinden çok başka olan, tüm masumiyetiyle filmin ve kendisinin kalbinde duran Sharon’un hayalindeki sonuyla ve Tarantino imzasıyla böyle noktalanıyor

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm.

Bir çocuk için bir kitabı anlamlı kılan ve heyecanla okumasını sağlayan şeylerden birisi içindeki macera ve mizah sosudur. Eğer bunu günlük hayatın akışına boyayabilirseniz bu çocuk için daha cazip bir kitaba dönüşür elbette. Selçuk Ceyhan’ın yazdığı Dünyayı Kurtaran İnek romanının da yaptığı tam olarak bu.

 

Yazıya beylik bir cümleyle başlayacağım: Bütün sanat dallarının temeli edebiyattır. İster ressam olun ister heykeltıraş; ister tiyatrocu olun isterse müzisyen; eserinizle temaşa edecek veya dinleyecek ‘tüketici’ye yaşamınızdan kesitler ya da kimi tespitlerle gözlemler aktarırsınız, tıpkı edebiyatçının yaptığı gibi.

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.