Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir İzlanda Polisiyesi




Toplam oy: 6
Hipotermi, polisiye tutkunlarını tatmin edecek keyifli bir roman. Suçun da, gizemin de, hüznün de, aksiyonun da dozu son derece kararında. Katmanlı yapısına rağmen okuyucuyu yoracak kadar girift değil; buna rağmen merak duygusunu son sayfalara taşımayı başarıyor.

Uzakta, hırçın denizin ortasında bir yer… Kimileri için nefes kesici güzellikte, kimileri içinse ürkütücü ve kasvetli doğası, bize bir hayli yabancı dili, yarım milyondan az nüfusu… Soğuğu ve yanardağları ile ateş ve buzun ülkesi burası; İzlanda. Bulutlar güneşi perdeledikçe, kasvet arttıkça, suç edebiyatı da daha keyifli hale gelir. Tişörtlü bir katildense paltolu olan daha estetiktir nedense. Nordik ülkeleri sahip oldukları atmosferle, polisiye için biçilmiş kaftan. İskandinav polisiyesi suç edebiyatının yükselen yıldızı. Arnaldur Indridason imzalı Hipotermi’yi bu ve buna benzer sebeplerden ötürü tereddüt etmeden edindim ve okudum.

 

Indridason, 1961’de dünyanın en kuzeyindeki başkent Reykjavik’te dünyaya gelmiş. 2011 yılında UNESCO Edebiyat Şehri seçilen Reykjavik’in küçük nüfusuna rağmen pek çok yazar çıkardığını ve okuma oranının çok yüksek olduğunu belirtmekte fayda var. Indridason her ne kadar üniversitede tarih okusa da gazetecilik ve film eleştirmenliği yapmış. Türkçeye çevrilmiş üç romanı daha bulunan yazar, İngiltere Polisiye Yazarlar Birliği tarafından “Altın Hançer” ödülüne layık görüldüğü gibi, 2011 yılında The Guardian’ın Avrupa’nın en iyi polisiye yazarları listesine en tepeden girmiş. Bunca övgü karşısında okurun beklentisi artarken sabrı da azalıyor elbette. Kitabın tanıtım metinlerini okuduktan sonra daha fazla oyalanmadan ilk sayfalara dalıp bu karanlık maceranın içinde kayboldum.

Marcel Proust'la ruh çağırmak
Kapağında boş bir küvet fotoğrafıyla okuru son derece soğuk karşılayan Hipotermi, şu alıntıyla açılıyor: “Ağabey soğuk ısırmasını atlattıysa da dediklerine göre yaşadıklarından sonra hüzünlü ve içine kapanık bir ruh haline bürünmüştü.” Sayfalar ilerledikçe bu cümlenin kitabın kahramanı polis memuru Erlendur’un geçmişine ait olduğunu anlıyoruz. Fakat bu yan hikâyeyi öğrenmek için henüz vaktimiz var.
Göl kenarındaki yazlık bir evde genç bir kadının -Maria’nıncesedi bulunur. İntihar etmiştir. Arkadaşı Karen, o hafta sonu Maria’nın göl evinde kalacaktır ancak eve varıp ışıkları açtığında korkunç gerçekle yüzleşir. Polis ise standart intihar prosedürlerini uygular. Memur Erneldur evi şöyle bir yoklar, kadının zavallı kocasıyla görüşüp bilgi alır - bilgi verir. Vazifesini yerine getirdikten sonra ise Maria’nın intihar vakasını sonsuza kadar arkasında bırakmaya hazırlanırken, cesedi bulan Karen kendisine ulaşıp olayın seyrini değiştirecek bir şey verir. Bir kasettir bu. Maria intihar etmeden kısa süre önce bir medyuma gitmiştir. Erneldur zavallı kadının medyumla olan görüşmesinin kaydını dinledikten sonra, bunun sıradan bir intihar vakası olmadığını düşünmeye başlar.
Maria takıntı derecesinde öte dünyaya ilgi duymaktadır. Erneldur araştırmalarını derinleştirdikçe Maria’nın bu halinin zincirleme olaylar neticesinde çocukluğuna kadar uzandığını düşünür. Maria kısa süre önce, hayatta her şeyden çok değer verdiği annesini kanser nedeniyle kaybetmiştir. Ruhlar âlemine olan merakı da annesiyle iletişim kurma çabasının bir tezahürüdür. Hatta annesi Maria’ya, ölümden sonra yaşam varsa kendisine bir mesaj göndereceğini söylemiştir. Bu iletişimse çok sevdiği Marcel Proust’un bir kitabı vasıtasıyla olacaktır. Gerçekten de annesinin vefatından kısa bir süre sonra, bir sabah evdeki kitaplığın önünde, yerde, Proust’un kitabını bulur. Beklediği mesaj gelmiştir. Ölüm artık Maria için bir son değil, sevdiklerine kavuşacağı bir başlangıçtır.
Çok katmanlı bir polisiye
Bu ustaca atılan düğüm okurun aklını meşgul ederken, yazar diğer soru işaretlerini de peş peşe sıralamaya başlıyor. Erneldur, Maria’nın babasının yıllar önce, kızının intihar ettiği yazlık evin önündeki gölde, bir kış günü donarak öldüğünü öğrenir. Öte yandan, mesleğe başladığı ilk yıllarda kaybolan liseli bir gencin çoktan kapanmış dosyasını da yeniden aralar. Erneldur’un kişisel geçmişini ise bir yan hikâye olarak yavaş yavaş öğreniriz.
Çocukken küçük kardeşiyle beraber bir kar fırtınasında kaybolmuşlar, kardeşinden bir daha asla haber alınamamış, kendisi ise ölümün kıyısından dönmüştür. Kişiliğine yön veren bu elim hadise, kitabın başındaki alıntıda da belirtildiği üzere kahramanımızı durgun ve hüzünlü kılmıştır. Bunlara ek olarak, Erneldur olayları çözmek için kafa yorarken, yıllar evvel boşandığı karısı, uyuşturucunun pençesinden güç bela kurtulmuş dik başlı kızı ve oğluyla olan münasebetleri de hem kahramanın hem okurun derdine dert katıyor.
Hipotermi, polisiye tutkunlarını tatmin edecek keyifli bir roman. Suçun da, gizemin de, hüznün de, aksiyonun da dozu son derece kararında. Katmanlı yapısına rağmen okuyucuyu yoracak kadar girift değil; buna rağmen merak duygusunu son sayfalara taşımayı başarıyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.