Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Biraz 'Coşkun' Olmak




Toplam oy: 131
Her çağın coşkunları, her dönemin hakikat taşıyıcıları var. Özellikle 13. yüzyıl büyüklerine bakmak mühim… Bu düşünce geleneğini anlamak ve aslen İbn Arabi adındaki bilgeler bilgesiyle tanış olmak için birkaç kitap ismi yazmaya cesaret ettim…

Genellikle körkütük yaşıyoruz. Karşılaştığımız insanlara manevi anlamlar yüklediğimizde belki ayılıyoruz...

 

Akdeniz zannımca felsefenin denizi. Orada uhrevi bir ‘kendine gelme’, bir ‘uyanma’ hadisesi vuku bulmakta. “Rastlantı zorunluluktur” demişti bazı Batılı filozoflar. Biz tevafuk diyoruz, tesadüf yoktur, her anın bir mânâsı vardır anlamında.

 

***

 

Denize doğru baktığınızda yağlıboya bir tabloya bakıyordunuz. Kat kat sahile doğru yeşilin bin tonunda inen ova, adına Olympos denmiş küçük bir tepe, ağaç diplerinde tek tük evler ve deltada binlerce yıllık antik bir yerleşim vardı. Büyük Ressam burayı özene bezene boyamıştı. Arkamdaki Abdal Musa Dağı çamlarla, meşelerle, derelerle akarak ‘son hippilerin’ çok tanrılı tepesine tecessümle bakıyordu.

 

Yıllar önce küçük bir kızın dilinden aktarılan nasihate uymuş, İstanbul’dan çıkmış, bir sırt çantası ve bir valiz kitapla Güney’e doğru inmiş, bir kulübe tutup yerleşmiştim. Telefon kapalı, bilgisayar yoktu. Kulübede soba yanmıyordu, elektrikli bir battaniye vardı. Önündeki veranda nar ağaçlarına açılıyor, bitmez tükenmez tropik yağmurlar yağıyordu.

 

Yedi kilometre filan ötede şirin ağaç evlerden müteşekkil bungalovlar gelecek yazdaki tatilcileri bekliyor, her yazlık yerde kışın görülen insanların yüzünden depresyon akıyordu.

 

Ormanda uzun yürüyüşlere çıkıyor, zifiri yeşil ne demek anlıyordum. Hava karardıktan sonra yatıyor, horoz sesleriyle uyanıyor, köylünün kapıya bıraktığı ekşimik, yumurta ve köy ekmeğiyle kahvaltı yapıyor, tekrar okumaya ve yazmaya dönüyordum.

 

Adeta psikolojik harpten, dev bir fırtınadan arta kalandım. Panik atak kapıyı çoktan çalmıştı. Kalbimdeki uyarıyı sonunda dinlemiş ve ancak yola çıkabilmiştim. Sanırım insanoğlu böyleydi, sağlam bir dayak yemeden kendine gelemiyordu.

 

Erteleyip durduğum medeniyet tarihini, Mevlâna’yı, Şems’i, Hacı Bektaş’ı, İbn Arabi’yi okuyor, ne yalan söyleyeyim Yunus Emre ve Nesimi ile hüngür hüngür ağlıyordum. Etrafta çekinecek kimse yoktu. Dışarda sağanaklar vardı, güneş açtığındaysa adeta yaz geliyordu.

 

Ne panik kalmıştı, ne bir şey. Mart sonuydu. Artık yürüyüşlerimi kıyıya doğru yapıyor, arada yüzüyor, yükselen vücut direncimi zinde tutuyordum.

 

Yine bir gün kumsalda bir dereceğin kenarına oturdum. Bir adam ufuktan derbeder bir yürüyüşle geldi, tam arkamda bir yere oturdu. Elinde bir kitap vardı. Üstünde Vadideki Zambak yazıyordu.

 

Denize uzun uzun bakan, düşünceli biriydi. Sağlam görünüyordu, yaşsız bir adam! Aklımdan bu mevsimde burada, karısı tarafından terk edilmiş bir akademisyen garanti bu, fikri geçti.

 

Neden sonra selamlaştık. Kitabı sordum. “Dağlarda yürürüm de orada buldum. Kışın sonunda elbiselerimi çıkarır atarım, bazı noktalarda yazlık elbiseler asılıdır, onları giyerim. Sezon başlamadan otellerin hurdalarını satarım, öyle geçinirim” dedi.

 

“Siz, Arabi?”

 

Uzun süredir yalnızdım, döküldüm. Arayış maceramı anlattım. Sustu, bir ağaç gölgesi gibi önüne baktı. İkinci gün yine oradaydı. Bir “Kendini bilen rabbini bilir” deyişi vardı, sırtınız ürperirdi.

 

Bir keresinde bir “İbn Arabi-Mekke Açılımı” özeti yaptı, bütün düğümlerimi çözdü. Ağzım açık kaldı. Marks’ın yanılgısını, ülkedeki fikri depremi, Hindistan yolculuğunu, seyri süluku...

 

Muhabbeti bitmiyordu. Bana “zaman yoktur biliyorsun, biz ağzımızdan çıkanla sorumluyuz. Sözünde durmamak bir işarettir!” demişti. Beşinci gün randevuya iki saat geç kaldım, ortadan kayboldu. Bir daha da göremedim...

 

***

 

Ayakları, daltaban yürüyenler kadar parça ponçikti. Bunu o gidince hatırladım...

 

Son gün, “isyanlarda yananlardan çıkacak yeni dervişler, dünyayı ikiye bölenlerden değil, birleştirenlerden. Etrafında dolanıp durma” dedi, “Kur’an’a gir!”

 

Şehirlerin çürümüşlüğünden bahsetmiştim. “Yanılıyorsun, sokaklarda dolaşanlara dikkat et.” Adın ne dedim, “Bana Coşkun derler, adımı unuttum” dedi. Niye Coşkun, dedim.

 

Adın ne dedim, “Bana Coşkun derler, adımı unuttum” dedi. Niye Coşkun, dedim.

 

Dipsiz bir çam ormanı gibi güldü: “Biraz coşkunum da...”

 

***

 

Her çağın coşkunları, her dönemin hakikat taşıyıcıları var. 13. yüzyılın büyüklerine bakmak mühim.

 

Kendi naçar daltaban izlerimi takip ederek bu düşünce geleneğini, şu ‘kıyısız deryayı’ anlamak ve aslen İbn Arabi adındaki bilgeler bilgesiyle tanış olmak için bir iki kitap ismi yazmaya cesaret edersem:

 

1. İbn Arabi’nin Fusus’undaki Anahtar-Kavramlar Toshihiko Izutsu / Kaknüs Yayınları

 

2. Şeyh-i Ekber / İbn Arabi Düşüncesine Giriş / Mahmud Erol Kılıç Sufi Kitap Yayınları

 

3. Tasavvufun Altın Çağı / Konevi ve Takipçileri / Ekrem Demirli Sufi Kitap Yayınları

 

VE FİNAL:

 

Muhyiddin İbn Arabi / Rahmetün Mine’r-Rahman / Kur’an Tefsiri / Mahmûd el Ğurâb / İnsan Yayınları

 

“Şeyh-i Ekber’in Kur’an anlayışının daha iyi anlaşılmasını sağlamak için yirmi beş seneden daha uzun bir süre boyunca onun bütün eserlerini titizlikle tarayarak Kur’an ayetlerinin tefsiri sadedinde değerlendirilebilecek bütün ifadelerini toplayıp ayetlere göre tasnif ettik” diyor Ğurâb. Çeviri ise Muhammed Coşkun’a ait. Anlaşılmaya hazır bir çalışma.

 

İnsan Yayınları’na bu yeni yayın için teşekkür etmek ise boynumuzun borcu.

 

Coğrafi sınırları haydi haydi aşan ‘Büyük Anadolu Ruhunu’ anlayabilmek için şansımız gittikçe artıyor, bunu demek isterim.

 

‘Coşkunlar’ için latif zamanlardayız…

 

 

RAHMETÜN MİNE'R-RAHMAN - KUR'AN TEFSİRİ
Muhyiddin İbn Arabi
HAZIRLAYAN: Mahmûd el Ğurâb
ÇEV: Muhammed Coşkun
İNSAN YAYINLARI 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Günümüz Türk şiirinin derviş kalem şairlerinden Said Yavuz’un üçüncü kitabı Üşüyen Eller Divanı Muhit Kitap’ın şiir kitaplığından okura sunuldu. Kitapta 24 şiir bulunuyor, buna dervişin bir günü diyebiliriz. Sıkıntısı olan birinin, isyan etmeden, kırmadan ve kızmadan; insan olma vasfını koruyarak ruhundaki yarayı paylaşmasına şahitlik ediyoruz.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.