Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Cemal Süreya'nın Nefesi




Toplam oy: 4
Perihan Bakır’ın çizdiği Cemal Süreya portresi tıpkı şiirlerindeki gibi; zeki, muzip, hazır cevap, merhametli, yaralı ve kalbi ile düşünen bir adam. Bir gün elinizden bir Cemal Süreya şiiri tutarsa şairin hayatının sizin hayatınıza dâhil olduğunu fark edeceksiniz…

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz. Hal böyleyken hakkında anekdot, hikâye hatta bir tür modern söylenceler yaratılan Cemal Süreya, İkinci Yeni şiiri içinde elbette en geniş okur kitlesine sahip şairlerden biri haline geldi. Onun şiirinin kederli yanı da muzip tarafları da ironik atmosferi de fena halde yaşanmışlık içerir. Edebiyat ilgisi nispeten zayıf sayılabilecek bir okur türünü dâhi kendisine çekebilecek ve entelektüel yetkinliği su götürmez yazarları da şiirinden istifade ettirebilecek bu geniş anlam yelpazesine ulaşan büyük bir şairin hayatı her türden ilgiyi hak ediyor. Feyza Perinçek ve Nursel Duruel’in ünlü Cemal Süreya biyografisinden sonra geçtiğimiz aylarda Everest Yayınları şairin kız kardeşi Perihan Bakır’ın Size Nefesimi Bırakıyorum adı ile şairin hayatına dair mühim tanıklıkları içeren bir eser yayınladı.

 

Perihan Bakır’ın dilinden abisinin hayatını okudukça ilk kapıldığınız izlenim kesinlikle şu olacaktır; “Evet, şiirlerindeki Cemal Süreya tam olarak bu adam”. O şiirlerin kanımıza neden ve nasıl bu kadar hızlı karıştığını bir kez daha anlıyoruz. Birçok şiirini- belki sizin için anlam arafında kalan bazı mısraları- bu kitabı okuduktan sonra bir yerden alıp başka bir yere koyabiliyorsunuz. Annesizliği, sürgünü, fakirliği, yalnızlığı, merhameti… Cemal Süreya’nın şiir dünyasını meydana getiren duygunun kaynağına inebilmek kesinlikle müthiş bir okur deneyimi.

 

“Dostoyevski’yi okuduktan berihuzurum yoktur”

 

Cemal Süreya TRT’de katıldığı bir programda “1931 yılında doğdum. 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında Dostoyevski’yi okudum. O gün bugündür huzurum yoktur. Biyografim bu kadar.” Diyerek kendini anlatır. Bunu ilk izlediğimde şaşırmıştım. Geriye dönüp baktığımda bu sözlerin aslında kardeşi Perihan Bakır’ın Cemal Süreya’yı anlattığı Size Nefesimi Bırakıyorum kitabını da özetlediğini fark ettim.

 

Seber kardeşlerin yani; Cemal, Perihan ve Ayten’in doğumlarından hatta daha geriden aile köklerinden başlayarak anlatılan yaşam öykülerini, Süreya’nın hayatının en yakın tanıklarından kardeşi Perihan’ın samimi ve sade anlatımı ile okuyoruz.

 

Şairin hayatı şiire dâhil

 

Mütevazı bir Anadolu ailesi olan Seberler; Pülümür, Erzincan, Bilecik, İstanbul arasında sürgün, varlık, yokluk, ölümler, hastalıkları içeren bir trajedinin kendimizden parçalar bulabileceğimiz gerçek kahramanları. Şairin aile tarihi üzerinden aslında bir kısa Türkiye tarihi ile karşılaşıyoruz. Süreya’yı en çok etkileyen olay ise şüphesiz henüz altı yaşında annesini kaybetmesi oluyor. Bundan sonrası onun da tabiri ile hep bir “şefkat arayışı”dır. Bütün insani ilişkilerini ve hatta aşklarını etkileyen bu büyük kayıp onun şiirinde şöyle tezahür eder; “Önce öp, sonra doğur beni.”

 

Perihan Bakır’ın çizdiği Cemal Süreya portresi tıpkı şiirlerindeki gibi; zeki, muzip, hazır cevap, merhametli, yaralı ve kalbi ile düşünen bir adam. Bir gün elinizden bir Cemal Süreya şiiri tutarsa şairin hayatının sizin hayatınıza dâhil olduğunu fark edeceksiniz…

 

Bir şeyiniz olayım sizin,

Hani nasıl isterseniz,

Oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz,

Dünyanın bir ucuna

Birlikte gider miyiz?

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.