Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Çöl Balığı Yasmina Khadra!




Toplam oy: 82
“Sonra sessiz sedasız, gök kubbe üstümüze çöküyor. Ancak öldüğümüz zaman farkına varıyoruz ki hayat, bütün hayatımız -inişleri, çıkışları, hüzünleri mutlulukları, yeminleri ve başarısızlıkları- bir örümcek ağı kadar ince ve görünmez bir ipe bağlı. Aniden en küçük bir gürültü bizi ürkütüyor ve hiçbir şeye inanmak istemiyoruz. Bütün istediğimiz, gözlerimizi kapatmak ve hiçbir şey düşünmemek.”

“Savaşı erkek icat etti, direnmeyi kadın…”

 

Yasmina Khadra, Kuzey Afrika Edebiyatı’nın en çok tartışılan romancılarından. Asıl ismi Mohammed Moulessehoul olan yazarın kendisine mahlas olarak eşinin ismini seçmesi romanlarındaki mücadeleci kadın imgesine bir gönderme olarak kabul ediliyor. 1955 yılında Cezayir’de göçebe bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Khadra, Kuzey Afrika çöl kültürünü çocukluk yıllarında özümser. Savaşların gölgesi altında eğitimini tamamladıktan sonra uzun süre devlet hizmetinde bulunur. Cezayir’deki siyasi ve toplumsal krizler içinden çıkılamayacak bir hale gelince işinden istifa edip kendisini tamamen yazıya verir ve bir süre Cezayir insanı hakkında sosyolojik çalısmalar yaptıktan sonra Fransa’ya yerleşir.

 

Kâbil’in Kırlangıçları, Afrika Denklemi, Bağdat’ın Sirenleri, Saldırı, Ölümün Payı, Kuzin K., Kelimelerin İkiyüzlülüğü, Yazar, Kurdun Düşlediği, Tanrı’nın Kuzuları, Morituri ve Günün Geceye Borcu isimli eserleri kırkı aşkın dile çevrildi. Elbette bu eserlerin içinde öne çıkıp onu dünyaya tanıtanları; Bağdat’ın Sirenleri ve Günün Geceye Borcu’ydu.

 

Khadra, toplumsal gerçekçi bir yazar olarak bilinse de onu herhangi bir akıma dâhil etmek zor iş. Fransız eleştirmenler onun romanlarını Akdeniz’in güneyindeki çıplak ve suskun kayalıklara benzetiyorlar. Benzetme ne derece yerindedir bilemem ama ben onu Cezayir’den yüzerek Fransa kıyılarına ulaşmaya çalışan, her seferinde boğulmaktan korkup ülkesine geri dönen bir yüzücüye benzetebilirim. Sonunda Fransız sahillerine varacaktır Khadra, üstelik sıhhati gayet yerindedir ama aslında boğulmuştur çünkü gurbetteyken karada bile boğulabilir insan.

 

KHADRA'NIN İNSANLARI

 

Khadra, ördüĞü olayların ve karakterlerinin aksine sade ve disiplinli bir yazar. Romanlarında basit bir matematik var. Anlattığı coğrafyalara yabancı olanlar bile onun hemen her eserindeki tek bilinmeyenli denklemini çözdükten sonra her şeyi anlarlar.

 

Khadra’nın karakterleri çöl insanlarının deyimiyle “zihni tuzlu” yani kafası karışık tiplerdir. Çelişkilerden ve kararsızlıklardan dokunmuş şaşkın suretler, arafta yaşamaya mecbur bırakılmışlardır. Bu arafın taşlarını döşeyen ise hiç şüphesiz çoğu zaman şeytanlaştırılan Batı ve özelde Fransa’nın sömürgeci yüzüdür. Khadra’nın romanlarındaki Fransa imgesi, yüzyıllardır Doğu’yu sömüren ve bu sömürü esnasında Doğu’nun menkul değerlerini kendine nakleden, Doğu’nun insanlarını ise kastrasyona uğratan bir hüviyettedir. Khadra’nın ateşli vaazlar veren kahramanlarına göre Fransa, Cezayir’i arka bahçesi yapmış, Cezayirlileri bu bahçede ellerinde demliklerle Fransız efendilerine hizmet eden bir nevi ikinci sınıf insan olarak görmek istemiştir. Fakat ortada bir güruh daha vardır ki; bunlar arafın sınırlarını cehenneme kadar genişleten Fransızların ekmeğine yağ süren cahillerdir. Bütün keşmekeş içinde kimlik bunalımını pateit birer vaka halinde yaşayanlar da yok değildir. Söz konusu kişiler Fransa’nın politikalarını benimsemeseler de daha seküler, modern, barış yanlısı entelektüel karakterlerdir. Kökten dinciler, Fransa’ya sempati ile bakan liberaller, solcular, ılılmlı Müslümanlar ve Fransa’yı Fransızlardan daha çok sevenler bir fanus içinde birbirleriyle didişip dururlar. Bu kaos içinde yerini bilemeyenler ise kadınlar ve çocuklardır. Bu sebeple onun romanlarındaki kadınlar kendi göbek bağlarını kendileri kesmek zorunda olan; hem Batı’nın hem Doğu’nun hem de erkeğin egemenliğini parçalayıp dışarı çıkmak isteyen ve daima sancı çeken tiplerdir.

 

 


 

 

Khadra’nın romanlarında ki Fransa imgesi, yüzyıllardır Doğu’yu sömüren ve bu sömürü esnasında Doğu’nun menkul değerlerini kendine nakleden, Doğu’nun insanlarını ise kastrasyona uğratan bir hüviyettedir.

 

 


 

 

Khadra, Kuzey Afrika- Ortadoğu hattının sararmış atmosferini anlatmak için psikolojik ve kültürel arka fonu başarılı bir şekilde kullanır. Eserlerinin merkezine koyduğu hesaplaşma kavramının miladını Antik Roma’ya kadar dayandırmanın yanı sıra ‘regresyon’ yani kaynağa inme, çocukluğa dönme arzusu üzerinde durmuştur. Bilhassa insanın ilkel benliğinin etrafında dönen parçaları; şiddet, libido, korku ve başkalaşım gibi kavramları Freudyen bir bilinçdışı yoklamasıyla diyaloglara yerleştirmiştir.

 

CEZAYİR, BİR YASEMİN ÇİÇEĞİ

 

Khadra, I. Dünya Savaşı’ndan sonra çehresi büsbütün değişen Cezayir’i bir edebi ilizyon içinde üç farklı şekilde, zamanları bulanıklaştırarak anlatır. Cezayir, farklı zamanların rüzgârıyla sağa, sola, aşağı ve yukarı savrulan bir yasemin çiçegi gibidir.

 

Ne zaman başını kaldırıp yüzünü güneşe dönse mutlaka yeni bir rüzgâr esip yaseminin yapraklarını koparır. Bu yapraklar bazen güneye doğru çöle, kimi zaman da kuzeye yani gurbete doğru uçar. Khadra buna talih ya da kader der. Doğum, ölüm, aşk, yoksulluk ve savaş birbirlerini tamamlayan parçalar şeklinde romanların içinde dolaşır. Bazen bu kavramların seslerini duyabilir okur.

 

Khadra’nın eserlerinde dört Cezayir vardır. İlki geleneksel Cezayir’dir; burada göçebe hayatı devam ettiren, çadırlarda yatıp kalkan, bedevi kültürünün bir mamulü olan insanların keçi sağıp dağ bayır dolaştığı, gırtlaktan türkülere batmış bir hava vardır. Her yer çöl sarısıdır. Dinginlik ön plandadır. İkinci Cezayir, gelenek ile modernizmin harmanlandığı, geçiş kültürünün kıymıklarını hissettiğimiz bir alandır. Dar sokaklar, şehir varoşları, yoksulluk, işçiler ve kavgalar vardır. Şehrin bilinçaltında yaşayan köylüler ürkmüş ve sinmistir. O köylülerin oğulları ise önlerinde açılan farklı yolların ağızlarında yutulmayı beklerler. Üçüncü Cezayir, Oran şehri başta olmak üzere Cezayir’in Fransız tebaasının yoğun olduğu Avrupa mimarisiyle şekillenmiş, kalburüstü restoranları, entelektüel hayatın aktığı kafe ve sinemaları, yeni açılmış Amerikan barları ile modern Cezayir’dir. Dördüncü Cezayir ise bu üç hayatın akıp birbirine karıştığı ve silahların patlayıp özgürlük naralarının duyulduğu kanlı bir Cezayir’dir. İste bu noktada hayal ile gerçeğin sınırları belirsizdir. Sadece bu sınırlar değil birçok şey kayıptır; zaman, çocukluk, aile, ev, okul ve gelecek…

 

ALBERT CAMUS TESİRİ

 

 

Khadra’da Albert Camus tesiri güçlü bir şekilde hissedilir. Doğu ile Batı’nın arasına atılan tahta köprüde yürüyenler için bu sırattan hallicedir. Zira iki uçurum arasında kalmak, kimlik problemleri, yoksulluk, hastalıklar ve savaşlar yetmiyormuş gibi bir de varoluşsal sıkıntılar baş gösterir. Elbette varoluş ağrısı felsefi manada Camus orjinli olsa da probleme daha Doğulu bir nazarla bakmıştır Khadra. Bir diğer dikkat çekici nokta Khadra’nın yalnızca Cezayirlileri, Arapları, Afganları kısacası Müslüman dünyayı değil Fransa’yı da anlama gayretidir. Coetze’nin günümüzün en önemli yazarı olarak tanımladığı Khadra, başta Cezayir Bağımsızlık Savaşı olmak üzere Doğu’nun kaderini belirleyen olayları ve olguları çok güçlü bir şekilde anlatmıştır. Ana kurgu, tarihi bir vesikaların altını ve üstünü dramatik sahnelerle doldurarak kısa bir zaman diliminden modern destanlar devşirmekten ziyade içinde kokuları dahi duyumsayabileceğimiz dünyalara çeker okuyucuyu. Bazen bu dünyanın denizlerinde hep birlikte boğuluruz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bozkırın, insanı çağıran, hep aşina kaldığımız gizemli bir yanı var. Belki de uçsuz bucaksız bir deniz kıyısında duyduğumuz tekinsizlik de, sık orman yollarında ağaç dalları arasından göğü bulma çabamız da binlerce yıllık genetik bir hafızanın ürünü. Toprağı ayaklarımızın altında hissetmeyi, ufku görmeyi, bozkırın hikâyesini dinlemeyi istiyoruz.

Kurmaca üreten bir yazarın yeni çıkan kitabından ne bekleriz? Birden fazla cevabı var bu sorunun: Yeteneklerini sivriltmesi, bizi yeni buluşlara götürmesi ya da çok sevdiğimiz ve alıştığımız üslubuyla yeni bir hikâyeye sürüklemesi. Her okurun, her yazar için farklı cevapları vardır mutlaka. Gölgesiz Matiz hakkında bir yazıya başlarken ben de kendi yanıtlarımı arıyorum.

 

Şaşırtıcı bir ilk kitap: Alim

 

Söyleşi

100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikâyeleri’nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz.

ŞahaneBirKitap

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Editörden

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.