Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Dostoyevski’nin soylu ruhu, ithal kötü ruhlara karşı; Ecinniler




Toplam oy: 25
Ecinniler, büyük bir gerçeklikle sınadığı; iktidar arzusu, inanç krizi, intihar korkusu, aidiyet hissi ve özgürlük duygusu gibi çatışmalar üzerinden insanı sorgulayan ve bunu yaparken hep gri bir alandan konuşan 700 sayfalık sarsıcı bir metin.

Cemal Süreya bir TRT röportajında “1944 yılında Dostoyevski’yi okudum, o günden beri huzurum yoktur” sözleriyle anlatmıştı kısa biyografisini. Bir şairin, hayatında yer alan en can alıcı noktayı bir romancının duygu evreniyle tanıştığı an olarak kodlaması, evet çok havalı. Ama konu Dostoyevski ise, zaten huzur falan yoktur ortada, Süreya havalı değil yani, buz gibi haklı. Ve huzursuz. Lise son sınıf öğrencisiyken yavan bir çeviriden Suç ve Ceza’yı okuduğum anı hatırlıyorum. Sönmeye yüz tutmuş bir yanardağın içinde yolumu arıyordum sanki. Ürpertici bir serinlik vardı sayfalarda, tam olarak böyle tarif edebilirim sanırım. Kelimelerle kurulmuş; başka, karanlık ve katmanlı bir dünyadan seslenen huzursuz yazarımın peşinden, 20 yıl gecikmeyle de olsa Petersburg’a kadar gitmeyi başarmıştım hatta. Petersburg’da yürüdüğüm yollar boyunca bir roman kahramanına bile rastlayabilirdim, rastladım aslında. Uzun hikâye.

 

Uçurum insanlarına nasihat denemeleri

Dostoyevski, Rusya’da imal edilmiş Petersburg işi paslı bir bıçağın sırtında uyuyarak günlerini geçirmiş bir yazar. İnsan ruhunun karanlık dehlizlerinde dolaşarak, herkesin ötekisine bakarak ve son tahlilde bütün o kusurlu toplamın resmini çizerek hesaplaşmış kendisiyle. Yarı uyur-uyanık. Kâbusların içinden geçerek; yıkılmış idealler, kendi göğüne çekilmiş inançlar ve sarsıcı nöbetler geçiren ideolojilerin ortasında, trajik ve görkemli bir alanı işaret edecektir bize. Rüya ve gerçek arasında bir teklif. Kendi ruhuna batırdığı kalemiyle şerh ettiği mesele, insanın en üryan haliydi aslında. Bu üryanlık, gazete kupürlerinden, güncel siyasi gelişmelerden, mevcut ortamın getirdiği toplumsal etkilerden ve bütün dinî, felsefî, ahlaki tartışmalardan yola çıkarak -sezgisel kabiliyetiyle- her daim zamanın şarkısını söyleyebilmiş bir yazar için çok daha anlamlı bir hal.

 

1849’da I. Nikolay’ın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle devrim propagandası yapmakla suçlanarak Peter Paul Kalesi’ne kapatılmış genç bir romancının, tam idam edilmek üzereyken son anda affedilerek cezasının Sibirya sürgününe çevrilmesi… Dostoyevski bu dramatik yazgının ertesinde, yani sürgünden dönüşünde (ölümle, kendiyle ve Rusya’yla yüzleşerek) kardeşiyle birlikte yayınladığı dergide toprağa ricattan bahsedecektir. Batılılaşmış Rus aydınlarından, saf benlikten, gerçek Ortodoks değerlerinden, ulusal kimlikten ve Rus geleneğinden söz ederek, toplumsal bunalımlara yol açan dışarlıklı ideolojilere öldürmek kastıyla saldırarak ilerleyecektir. Ecinniler adlı politik eser, yaşadığı günün romanını yazacak cesareti olan bir yazarın eylemidir.

 

Dostoyevski 1869 yılında Büyük Bir Günahkarın Hayatı adlı eseri üzerine çalışırken, arkadaşlarını devrim için örgütleyen meşhur Rus anarşisti/nihilisti Sergey Neçayev’in başında olduğu ‘’Halkın Öcü’’ grubunun Ivanov isimli bir öğrenciyi katletmesiyle, ülke çapında büyük bir infial gerçekleşmiştir. Ivanov’un Moskova Üniversitesi’nin arka bahçesinde bulunan cesedi, dalga dalga büyüyen bir öfkeye ve krize dönüşecektir. Siyasi bir cinayetle fitili ateşlenen bu büyük toplumsal buhran sonucunda, yazdığı romanın istikameti değişmiştir. Büyük Bir Günahkarın Hayatı yavaş yavaş Ecinniler’e dönüşmeye başlar. Dostoyevski yurtdışına kaçan Sergey Nechayev’i, baş kahraman Pyotr Stepanoviç Verhovenski ismiyle romana dâhil eder ilk önce. Öldürülen kurban Ivanov da Şatov olarak resmedilir. Yazar Karmazinov, elbette Ivan Turgenyev’dir. Romandaki karakterlerin hepsi bir görüşün/felsefenin/ideolojinin/duruşun simgesi olarak kodlanmıştır. Sözgelimi; Pyotr Stepanoviç nihilizm, Karmazinov batıcılık, Stepan Trofimoviç liberalizm/ateizm, İvan Şatov Panslavizm temsilidir. Diğer iki önemli karakter; Stavrogin ile Kirillov’dur. Stavrogin (kurtarılmayı bekleyen kurtarıcı) çelişkiyi, Kirillov ise felsefe, inanç, özgürlük, irade ve Tanrı kavramlarını karşılar. Çatışmanın dengesi bu iki karakter üzerine kuruludur ve romandaki varlıklarıyla bir yıldız gibi parlar iki karakter de.

 

Politik bir roman

Ecinniler’i doğuran 19. yüzyıl Rusya’sının fotoğrafı; izm’lerle örülmüş bir duvarın etrafında toplanarak birbirlerine öfkeli yüzlerle bakan uçurum insanları’dır. Dostoyevski, Rus topraklarında doğmayan ırmaklarda ellerini yıkayan ve sonra bu ellerle sanki çıldırmışçasına birbirlerini boğazlayan, intihar gömlekleri kuşanmış tüm sosyalist, nihilist, ateist, batıcı ve anarşistlere bir anahtar teklif eder; Rus geleneğine, Ortodoks-Hıristiyanlığına ve Panslavist değerlere dönüş kapısının kilidine uyacak yerli bir anahtardır bu. Her milletin kendine has bir benliği ve sesi vardır. Buraya yapılacak her ithal hamle, benliği yabancılaştırıp, doğal olarak sesi de çürütecektir. Varoluşu gerçekleştiren öz, benlik ve sesten oluşur. Dostoyevski’ye göre bu bağlamda her millet kendi Tanrısını gelenek, değer ve örfleriyle donatacaktır. Kitabın isminin Ecinniler olmasının gerekçesine buradan bakabiliriz. İncil’den alıp epigraf olarak kullandığı bölüm, sürüyü uçuruma götüren kötü ruhları imler; “Kötü ruhlar çıkıp domuzların içine girdiler. Sürü uçurumdan aşağı denize uçtu. Binlerce domuz boğuldu.” Ecinniler kötü ruhlar anlamında kullanılan bir imge olarak, Büyük Rusya fikrini felakete sürükleyen, onu ayartan, çıldırtan, bozan ve uçurumun kenarına getiren köksüz, ithal bir bozguncudur. Kötü ruhlara karşı, Rusya’nın ruhunu savunur elbette Dostoyevski. Ve Şatov ölse de, Stepan Trofimovic’in dönüşümüyle bir yerlerde yeniden doğacaktır aslında. Şatov Dostoyevski’nin ta kendisidir.

 

Ecinniler, büyük bir gerçeklikle sınadığı; iktidar arzusu, inanç krizi, intihar korkusu, aidiyet hissi ve özgürlük duygusu gibi çatışmalar üzerinden insanı sorgulayan ve bunu yaparken hep gri bir alandan konuşan 700 sayfalık sarsıcı bir metin. İyi bir çevirisi var. Rusçanın, Türkçe halini inşa etmek zor iş. Bu bakımdan Mazlum Beyhan’ın sesinde ikamet eden Dostoyevski’yi seviyorum, gayet anlaşılır ve söyleyiş bakımından derin/zengin geliyor bana. Oldukça yorucu bir metnin içinden zihin çeperlerimize doğru, serin bir ırmak gibi usulca akıyor sanki Beyhan’ın çevirisi. Ecinniler romanı, kurgusu, felsefi derinliği, akıcı dili, diyalogları, dozunda mizahı ve elbette alt metniyle, Dostoyevski’nin zihinsel dönüşümünün en kıymetli verimlerinden. Politik bir roman elbette. Ama sınırları daha geniş bir alanı kapsıyor. 19. yüzyılın siyasi atmosferini tasvir etse de bugüne bakan tarafıyla söyledikleri hala taze ve mühim. Romanın tamamına yayılan gerilimin asıl kaynağına gelirsek, belki de tam olarak

Orhan Pamuk’un gördüğü gibidir mesele; radikal aydınların saklamak istedikleri utanç verici sırlarını haykıran bir kitap bu.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.