Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

En Güneşli Ütopyanın Üzerinde Bile Baskıcı Bir Gücün Gölgesi Var




Toplam oy: 29
Bu sayıda, dünyanın geleceğine dair kurulmuş aydınlık ve karanlık hayallere, ütopyalara ve distopyalara bakıyoruz. Ve görüyoruz ki en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor hep. Bu kitaplarda birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor. Kısacası ütopyaların peşindeki ısrarlı yolculuklar mutluluk getirmiyor.

Bu sayıda, dünyanın geleceğine dair kurulmuş aydınlık ve karanlık hayallere, ütopyalara ve distopyalara bakıyoruz. Ve görüyoruz ki en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor hep. Bu kitaplarda birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor. Kısacası ütopyaların peşindeki ısrarlı yolculuklar mutluluk getirmiyor.

 

Öte yandan, bir yazınsal tür olarak ütopyanın tek sorunu imkânsızlığı değil; sıkıcılığı. Hikâye anlatıcılığının temel koşulu olan “çatışma” unsurunu yoğun olarak içeren distopyalar, okura çok daha fazla heyecan vaat ediyor. Yine de bir açıdan aynılar: Her ütopya içinde bir distopyayı gizliyor, her distopya da başlangıçta birilerinin ütopyası olarak inşa edilmiş oluyor.

 

Devam etmeden önce, ütopyaların ortaya çıkış sebebine bakalım. Dünyanın neresinde olursak olalım hepimiz yoklukla, öfkeyle, acıyla, gelecek kaygısıyla, düş kırıklığıyla yaşıyoruz ve bizi bezdiren irili ufaklı şahsi veya toplumsal meselelerle boğuşuyoruz. Hem de binlerce yıldır. Bir yandan da bizimkinden başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini hayal ediyor, zihnimizde kimsenin kimseden nefret etmediği, insanların barış içinde yaşadığı kusursuz sistemler kuruyoruz. Her nasılsa adaletsizliklerin önü alınmış, terör, açlık, savaş ve hastalık gibi sorunlar yok edilmiş, bilim ve sanat çok ilerlemiş hatta ölümsüzlüğün sırrı bile bulunmuş oluyor.

 

Ütopya ile distopya arasındaki çizgi

 

Yaygın görüşe göre, ilk ütopyanın yazarı, antik Yunan düşünürü Platon. Hatırlayalım; diyaloglardan oluşan Devlet adlı eserinde Platon, iyilik, eşitlik ve adalet gibi değerlerin hüküm sürdüğü ideal bir devlet yönetimi önerisini sunuyor. İnsanları altın, gümüş, bronz, yani yönetenler, gözleyenler ve çalışanlar olarak üç sınıfa ayıran düşünüre göre, bu sınıfların melezleşmemesi, yönetenin yönetmeye, ezilenlerin ezilmeye devam etmesi sonsuz refah ve mutluluğun ön koşulu.

 

İşte Platon’un resmettiği kusursuz toplumun cilası kazındığında altından nasıl bir distopyanın çıkacağını gösteren bir alıntı: “Her iki cinsin (gümüş ve bronzların) en iyilerinin en fazla, en kötülerinin en az çiftleşmeleri gerekir. Sürünün cinsinin bozulmaması için, en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarının büyümesine izin verilmeli ve bu konuda ne yapılacağını yalnızca devlet adamları (altın sınıf) bilmeli, yoksa bekçiler (gümüş sınıf) arasında çatışmalar çıkabilir.”

 

Burada toplumu “sürü” olarak adlandıran Platon, insanların neyi okuyup neyi okumayacağına altın sınıfın karar vermesi gerektiğini savunarak sansürü de açıkça destekliyor. Onun ideal toplumunda, yanlış fikirlerin etkisine girme potansiyellerinden ötürü sanatçılara yer yok. Her yapıtı onu doğuran koşullar çerçevesinde değerlendirmek gerektiğini söyleyeceklere, en karanlık cinsinden bir distopya sunan Devlet’in dünyaya yüzlerce yıldır “ütopya” diye kakalanmasının sebeplerini ve sonuçlarını merak etmek hakkımız değil mi diye sormak isterim.

 

Öte yandan, Platon dâhil tüm ütopya yazarlarının iyi niyetle yola çıktıkları söylenebilir. Cesur Yeni Dünya adlı romanında, “hipnopedya” denen uykuda eğitim yöntemiyle yetiştirilen bireylerin sınırsız ve “sanal” bir mutluluk ve haz içinde yaşadığı bir ülkeyi anlatan Aldous Huxley gibi. Oysa Huxley’nin anlattığı ülke ne yeniydi ne de cesur. Ayrıca her şeyiyle Kuzey Kore’nin güney sınırındaki Barış Şehri kadar sahteydi. (Barış Şehri’nde kimse yaşamıyor. Binalar, üzerlerine kapılar, balkonlar, pencereler boyanmış dev bloklardan ibaret. Caddeler de aynı şekilde sıra sıra dükkânla dolu. Geceleri müzik sesleri geliyor, sabaha kadar ışıklar yanıyor ama hepsi bu kadar. Koca şehir sırf propaganda amacıyla inşa edilmiş. Turistler sınırda bolca fotoğraf çeksin, Güney Koreliler de kuzeydekileri zengin ve mutlu zannetsin diye.)

 

  


Yanlış hayallerin savunucuları

 

Edebiyata dönersek; bu tür düşsel hikâyelerin gerçeğe uyarlanınca neye dönüştüklerine çok defa şahit olduk aslında. Kadim kuzey efsanelerinden aldıkları ilhamla Alman halkına bolluk, bereket, sağlık ve mutluluğun hüküm sürdüğü, rahatsız edici her unsurdan, güçsüz her bireyden arındırılmış ütopik bir ülke vaat eden Nazileri hatırlamak bile, ütopya ile distopyayı birbirinden ayıran o çok ince çizgiyi fark etmemizi sağlayabilir. (Nazilerin ütopik vaatleri, akıl almaz insanlık suçlarının işlenmesiyle ve kitlesel katliamlarla sonuçlanmıştı.)

 

Anlayacağınız, ütopyalara salt sıkıcı ya da imkânsız bulduğum için itiraz ediyor değilim, onlar aynı zamanda yanlış hayallerin savunucuları. İlk bakışta harikulade görünen ama çatışmasız, ironisiz, dahası tekdüzeleşme potansiyeli fena halde yüksek hayaller sunuyorlar bize. Daha da beteri, en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor.

 

Her Robinson’a bir Cuma’nın tahsis edildiği bu kitaplarda, birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor. Kısacası ütopyaların peşindeki ısrarlı yolculuklar hiçbir zaman mutluluk getirmiyor.

 

Margaret Atwood’un Başka Dünyalar: Bilimkurgu ve Hayal Gücü adlı kitabından bir cümleyle bitirmek istiyorum:

 

“Gerçek olanları bir kenara koyup sadece edebi olanları ele alsak bile, her ütopya eninde sonunda aynı problemle yüz yüze kalır: Bu düzene uymayan insanlara ne olacak?”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm.

Bir çocuk için bir kitabı anlamlı kılan ve heyecanla okumasını sağlayan şeylerden birisi içindeki macera ve mizah sosudur. Eğer bunu günlük hayatın akışına boyayabilirseniz bu çocuk için daha cazip bir kitaba dönüşür elbette. Selçuk Ceyhan’ın yazdığı Dünyayı Kurtaran İnek romanının da yaptığı tam olarak bu.

 

Yazıya beylik bir cümleyle başlayacağım: Bütün sanat dallarının temeli edebiyattır. İster ressam olun ister heykeltıraş; ister tiyatrocu olun isterse müzisyen; eserinizle temaşa edecek veya dinleyecek ‘tüketici’ye yaşamınızdan kesitler ya da kimi tespitlerle gözlemler aktarırsınız, tıpkı edebiyatçının yaptığı gibi.

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.