Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Fikrimin ince sürgünü: Hapishane mektupları




Toplam oy: 928
Bugün yaşadığımız ülke ve dahi dünyada, hala kimi yazar ve düşünürlerin ikamet adresleri hapishaneler. Tarih aksini ispatladı; lakin yönetimler bugün bile yazar ve düşünürleri, demir parmaklıklar ardına koyarak etkisizleştirebileceğine inanıyor. Oysa ki, etkisizleştirme bir yana; yazarların hapishanedeki dönemleri, pek çoğunlukla en verimli çağları olmuştur.

Çağ dönüşüp değişiyor. Bir vakitler düzenin suç saydığı bir olgu, sıradanlaşırken yerini geleceğin sıradanlaşacak yeni suçlarına bırakıyor. İktidarların özgür düşünceyi, kendisine muhalif fikirleri kontrol etme ve cezalandırma isteği değişmiyor yalnızca. Üstelik bu istek, değişimden payını yeni tecrit yöntemleri, yeni akıllı hapishane mimarisiyle daha da zorbalaşarak almaktan geri kalmıyor. Her yeni sistem, kendi sakıncalı fikirlerini, kendi yasak kitaplarını ve kendi tutuklu yazarlarını yaratıyor. Dün de olmuş, bugün de oluyor; birileri kelimeleri içeri tıkıyor ama onlar –iyi ki mektuplar var- dışarı çıkmanın yolunu bir şekilde buluyor. Elbette hapishanelerde sadece mektuplar yazılmadı, yazılmıyor. Peşinden kalabalıkları sürüklemiş nice eser, parmaklıkların arkasında doğdu, ne yazık ki doğmaya da devam ediyor.

 

Hapishanenin tarihi, yazının ve ifade özgürlüğünün tarihi kadar eski. Düşünceyi tutsak etmek isteyen anlayışın, ilk cezaevlerini ibadethanelerin bodrum katına yapmış olması bir tesadüf olmamalı. Düşünen, kabuğuna sığmayan ve daima çağının ötesinde farklı fikirlere ve anlayışa sahip yazarların hapishane ile içli dışlı hali, çetrefilli olduğu kadar sıradışı karakterleri sayesinde bir nevi yazgıları olmuş aslında. Sanki sistemle ters düşmeleri dünyanın en normal şeyiymiş gibi, belki bu yüzden gerçekten de delilikle deha arasındaki o tuhaf yerde geziniyor edebiyat. Yazıyla, edebiyatla hemhal olmuşların “içeride tutulma” nedenleri ise farklılık göstermiş bugüne dek: Misal; Ezra Pound, Dostoyevski, Maksim Gorki, Antoni Gramsci, Nazım Hikmet fikirleri uğruna hapis yatsalar da Miguel de Cervantes dolandırıcılık suçlamasıyla içeri girmiş. Beri yandan Oscar Wilde cinsel tercihleri yüzünden, Fransız yazar Jean Genet cinsel sapkınlıkları ve hırsızlık yaptığı için, Marquis de Sade ise fiziksel ve cinsel şiddet uyguladığı gerekçesiyle hapis yatmış. Ve hepsi içeride yazmaya devam etmiş.

 

Mamafih, bugün işler eskiye göre biraz farklı: Gazeteci Mustafa Balbay Silivri Cezaevi'nden, Rus müzik grubu Pussy Riot'un tutuklu üç üyesi gibi sosyal medya aracılığıyla fikirlerini paylaşabiliyor. İngiltere'nin Ekvator Büyükelçiliği'ne sığınmak zorunda bırakılan Wikileaks kurucusu Julian Assange, web-konferans yöntemiyle dünyanın farklı coğrafyalarına sesini ulaştırabiliyor. Demem o ki, ifade özgürlüğünü, yazmayı, üretmeyi en sağlam demir parmaklığın, en orantısız gücün, en zalim iktidarın bile susturmaya gücü yetmiyor. Yasaları yapanlar unutulsa da, Don Kişot'u yazmaya hapishanede başlayan Cervantes, Justine; Erdemin Felaketleri'ni ve Sodom'un 120 Günü'nü yazan Sade, Pisa Şarkıları şiirlerini kaleme alan Ezra Pound, Çiçeklerin Meryem Anası'nı hapishanede bitiren Jean Genet  ya da hapishane günlükleri tutan Oscar Wilde unutulmuyor. Yazdıkları buna engel. Tıpkı Türkiye'nin mahsus mahalinden yazılan ve bir devrin yazma direncine, baskıya boyun eğmeyen üretme coşkusuna bizleri ortak eden hapishane mektuplarında olduğu gibi, çağın belleğine silinmemek üzere kazınıyor.

 

Hapishaneler, en az “dışarısı” kadar verimli üretim yerleri oluyor, yüzyıllardır yazarlara. Ama “oraları” en iyi anlatanlar, her zaman hapishane mektupları...

 

 

‘Görülmüş’ bir hayat tutanağı…

 

Hapishane mektupları deyince, sayısız örnek var akla gelen. Pek çoğu kitaplaştırılmış, içeriden dışarıya yazılmış sayfalarca mektup… Demir kafesin içindeki insanın dışarıya ve kendine açılan tek kapısı bu mektuplar... “Görülmüş” birer hayat tutanağı. İçerideki insanın en yalın hallerinin, çırılçıplak hislerinin, tutkularının, korkularının, kırılganlıklarının ama en çok umudunun sansürsüz anlatısı.

 

Yılmaz Güney, 17 Aralık 1973'te Selimiye Hapishanesi'nden eşi Fatoş Güney'e gönderdiği mektubunda, ''Anam, yavrum, sevgili... Asıl hapishane, insanın kafasında yarattığı hapishanedir. Hayatı sınırlayan hapishane odur ki, ilk fırsatta yıkılmalıdır dünyayı daha iyi kavrayabilmek için. Ben bu barajı aştım sevgili. Her şey önümde, bütün açıklığıyla oynanıyor.'' diye yazar. (Yılmaz Güney, Selimiye Mektupları, Güney Yayınları, S.164) Duvar engel değildir içeridekine, mektuplarıyla bunu anlatır sıklıkla.

 

Askeri kişileri üstlerine karşı teşvik suçlamasıyla yaşamının çeyrek dilimini hapishanelerde geçirmek zorunda kalan Nazım Hikmet ise, “taş uçak” diye adlandırdığı Bursa Cezaevi'nden eşi Piraye'ye 29 Kasım 1943 tarihli mektubunda, ''Karıcığım, kuzum, bundan sonra sen de ben de mektuplarımıza mutlaka tarih koyalım.'' der. Bu mektupların günün birinde çağa tanıklık edeceğinin bilincindedir dünya şairi. Öyle ki Nazım Hikmet'in, Orhan Kemal'in, Kemal Tahir'in, İsmail Beşikçi'nin, Necip Fazıl'ın, Said Nursi'nin, Yılmaz Güney'in, Rosa Luxemburg'un ve de Antoni Gramsci'nin hapishane mektupları bir yazım türü, özgürlüğe adanmış bir kalem işçiliği olarak çağın ve hayatın hoyrat yasaklarına zamanın dev aynalarını tutmayı –hala- sürdürüyor.

 

Nazım mektupları…

 

Türkiye'de hapishane mektupları adıyla bir yazım serüveninden, külliyattan bahsedebiliyorsak eğer, kuşkusuz bu bayrak koşusunun en güzel yüz metresini koşan Nazım Hikmet'tir. Ömrünün 13 yılını cezaevinde geçiren şair, ''İçerde mektup beklemek, yanık türküler söylemek, bir de bir de, gözünü tavana dikip sabahlamak, tatlıdır ama tehlikelidir.'' diye anlattığı hapis yıllarında mektuplarla dışarıya, hayata taşar. Nazım Hikmet, hapishane yılları boyunca içeriden dışarıya binlerce mektup yazmıştır. Eşi Piraye, oğlu Memet Fuat ve arkadaşı Kemal Tahir'e yazdığı mektuplar yayınlanmış ve günümüze ulaşmış mektupları arasında çoğunluğu temsil eder. Ressam Abidin Dino, çocukluk arkadaşı Vâ-Nû (Vâlâ Nureddin), yazar Kemal Sülker ve eleştirmen Adalet Cimcoz da Nazım'ın hapishaneden mektuplaştığı kişiler arasındadır. Nazım Hikmet'in eşi, oğlu ve dostlarıyla devinen zamanı dertleştiği, amansız edebiyat ve siyaset tartışmalarına giriştiği hapishane mektupları, bizi şairin bitmek bilmez yazma coşkusuna, hapishaneyi bir laboratuvara dönüştürüşüne, genç yazarları yüreklendirişine ortak ettiği gibi, Piraye ile yaşadığı çalkantılı günlerine, içerideki büyük yalnızlığına da ortak eder.

 

 

Sevda şiirleri

 

''Karıcığım, nihayet iş bitti. Temyiz tasdik etti. On beş seneye mahkumuz. Aldırma. Ben gayet kuvvetliyim. Mesele herhangi bir mahkumiyet değil, Nazım Hikmet'in imhasıdır. Bu bir çeşit Drefyus davası.'' diye yazar Nazım, Piraye'ye, Ankara Merkez Cezaevi'nden, 28 Mayıs 1938 tarihli mektubunda. (Nazım Hikmet, Piraye'ye Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları, S. 106) “Kızıl saçlı bacısı” Piraye ile Ankara zindanından Çankırı'ya ardından Bursa Cezaevi'ne 10 yılı aşkın sürecek ve bir sevdanın bütün izlerini, mahpusta şair olmanın bütün eslerini mektuplara taşıyacak bir dönemin başlangıcıdır bu mahkumiyet.

 

Nazım Hikmet, ''Ne güzel şey hatırlamak seni: Ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken.'' diyerek büyük bir coşkuyla yazdığı sevda şiirlerini Piraye'yi düşünerek yazdığı mektuplarında yaratır. Bursa Cezaevi'nden Piraye'ye tarihsiz mektubu, bu şiirlerin yazılma hikayesini anlatır: ''Saat 21 oldu mu artık yalnız seni düşünüyorum. Bu, öteki zamanlarda seni düşünmediğim manasına gelmesin. Fakat saat 21'den sonra senden başka hiçbir şey düşünmüyorum ve 21 ile 22 arasında bir saat sana şiir yazıyorum. Bunların adını: 'Piraye için yazılan saat 21-22 şiirleri' koydum.” (Nazım Hikmet, Piraye'ye Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları, S. 600)

 

Nazım'ın mektuplarında “Karıcığım, büyük anne, biriciğim, kızım, yavrucuğum, Hatçem” diye hitap ettiği Piraye'ye 1948 yılında yazılmış olması muhtemel mektubu, bir şairin, bir insanın uzun mahpus yılları ardındaki fiziksel ve ruhsal çıkmazlarına bizi ortak etmesi açısından da tarihi önemdedir: ''Sana yalan söylemekten, seni aldatmaktansa seni büsbütün kaybetmeyi tercih edecek kadar sana ve kendime hürmetim var. Mesele şu: Aramızdaki münasebetlerden bir tanesi olan, fakat zaten bilfiil çoktandır mevcut bulunmayan ve daha senelerce de mevcut olmayacağı anlaşılan karı kocalık münasebetimizi, kadın erkek münasebetimizi tasfiye etmemiz, kesmemiz gerekiyor. Bunun icap ettiğini uzun muhakemelerden, nefsimle yaptığım işkenceli muhasebelerden sonra anladım.'' (Nazım Hikmet, Piraye'ye Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları, S. 727) Bu mektuptan çok sonra 11 Kasım 1949'da Bursa Cezaevi'nden yazdığı mektup “kızıl saçlı bacısı”na usundaki ve kalbindeki asıl yerini anlatır: ''Ben istediğim kadar seni inkara kalkışayım, sen istediğin kadar beni inkara kalkış, bana büyük dostum de, büyük sevgilim diyecek yerde, ben istediğim kadar sana artık sadece arkadaş kalacağız diye mektup yazmış olayım, bir şey var ki onu değiştiremeyiz. Türk dili konuşulduğu -ki ebediyen konuşulacak yeryüzünde, bu yeryüzünün en güzel dillerinden olan bizim dilimiz – 33.11.11 tarihinde yazılan o şiir okunacak ve sen Nazım Hikmet'in bir tanesi olarak kalacaksın, istesen de istemesen de, çatlasan da patlasan da, ben seni boşamaya kalkmış olsam da, sen bana büyük dostum desen de.'' (Nazım Hikmet, Piraye'ye Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları, S. 755) 

 

Oğul özlemi

 

Memet Fuat ve Nazım Hikmet mektuplaşmaları çoğunlukla Memet Fuat'ın yazarlık hevesi üzerinedir. Memet Fuat sıklıkla babasına yazdığı hikaye ve şiirleri göndermekte, Nazım da çekinmeden önerilerini yazmaktadır: ''Anana söyle sana yardım etsin, onun zevkine yüzde yüz güvenebilirsin. Şahsen ben en büyük ve yol gösterici münekkidim olarak onu tanırım. Bir daha ve katiyetle tekrar ediyorum: Sen hikayeci ve ileride romancı olacaksın. Çalış.'' (Nazım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar, Adam Yayınları, S.28)

 

Nazım Hikmet'in “Oğlum Memet'im” diye başlayan mektupları, Memet Fuat'tan gelen mektuplar azaldıkça, araya zaman girdikçe, oğul özlemi kendini siteme dönüştürecektir. 25 Ağustos 1949 tarihli mektup bunun bir örneğidir: ''Oğlum, benim vefasız oğlum, bunca zaman mektupsuz bıraktığın babacığını nihayet hatırladın. Sitem etmiyorum, seni azarlıyorum. Galiba baban seni böylece ilk defa azarlamış oluyor. Neyse, fazla da azarlayamam, kıyamam. İmtihanlarını başarıyla vermene çok sevindim.'' (Nazım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar, Adam Yayınları, S.103)   

 

 

“Kemal kardeşim…”

 

''Sana bir şey söyleyeyim mi Kemal, ben seni buraya aldırmaktan şimdilik vazgeçtim. Gayet ciddi söylüyorum. Sonra sen oranın muhitini, insanlarını yakından tanımaya başladın, oraya ait bir eser vermeden buraya gelmen doğru olmaz.'' (Nazım Hikmet, Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektuplar, Tekin Yayınevi, S.206)

 

Kemal, Nazım Hikmet'in Çankırı Cezaevi'nden oda arkadaşı, Sinop Cezaevi'nde yatan, yazar Kemal Tahir'dir. Nazım Hikmet, Kemal Tahir mektuplaşmaları Nazım'ın Bursa Cezaevi'nden Kemal Tahir'e 5 Aralık 1940'ta çektiği “Salimen geldim.” telgrafı ile başlayan ve 20 Temmuz 1950 yılına değin süren “sakınca görülmemiş” 245 mektuptan mürekkeptir. Kemal Tahir, Nazım'ın Bursa Cezaevi'nden ''Kemal kardeşim'' diyerek yazıştığı sırdaşı, dostudur. Nazım'ın 17 Aralık 1942 tarihli mektubu Kemal Tahir'le olan samimiyetini açıkça anlatır: ''Sana biraz evvel 10 lira daha yollamıştım. Bundan sonra her ay daha muntazam bir surette sana para göndereceğim. Bir iki güne kadar 15 lira daha yollayacağım. Bir iki iş buldum. Ve bu dünyada para göndermeye mecbur olduğum -şimdilik- iki insanım var: Sen ve Piraye. Nasıl Piraye'nin bana 'senin sırtında yük oluyorum' falan filan gibi münasebetsiz şeyler yazmaya hakkı yoksa senin de böyle hakkın yoktur.'' (Nazım Hikmet, Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektuplar, Tekin Yayınevi, S.175) Nazım Hikmet'in bütün imkanlarını seferber ettiği Kemal Tahir, Nevşehir Cezaevi'nde Nazım Hikmet'in salıverilmesi için açlık grevine başlar. Nazım'ın Kemal Tahir’e 10 Mart 1950 tarihli mektubu ise nettir: ''Açlığını duydum. Doğruluğuna inanamadım. Doğru ise bana en büyük kötülüğü yapıyorsun. Benim başım için vazgeç. Vazgeçtiğini hemen telle.'' (Nazım Hikmet, Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektuplar, Tekin Yayınevi, S.412)

 

“Piraye bacıma selamlar”

 

Astsubay olan kardeşine okuması için Sabahattin Ali'nin bir kitabını veren Kemal Tahir “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlaması ile Malatya, Çankırı, Çorum ve Nevşehir cezaevlerinde 12 yıl hapislik yatar. Kemal Tahir hapishane mektupları külliyatının Nazım'dan sonra en üretken kişisidir. Tahir, Nazım Hikmet'le birlikte Bursa Cezaevi'nde kalan Orhan Kemal ve Halikarnas Balıkçısı’yla cezaevinden sıklıkla mektuplaşır. Hapislik yılları boyunca Nazım Hikmet'le yazdığı romanlarını, hikayelerini paylaşır; mektuplarında “Piraye bacısı”na selamlarını eksik etmez. Nazım'ın Kemal Tahir'e mektupla gönderdiği aşk şiiri cumhuriyet savcısınca uygunsuz bulununca, 19 Eylül 1948 tarihli mektubunda sisteme olan öfkesini de eksik etmeyecektir: ''Sen aşk şiiri yazmakla haltetmişsin azizim. Onbir senedir, biz seni kendimize benzetmeye uğraşıyoruz. Yüreğinde bir çimicik aşk, bir zerre insanlık, bir minimini merhamet, bir minnacık mertlik, bir kıymık dostluk falan kalmasın diye... Tamamıyla bizim gibi ol istiyoruz. Sen hayasızca inat ediyorsun.'' (Kemal Tahir, Notlar/Mektuplar, Bağlam Yayınları, S.16) Kemal Tahir'in hapishane mektupları arasında ''Sevgili bacım Semiha'' diye başlayan eşi Semiha'ya yazdığı mektuplar yazarın içerideki yaşam mücadelesinin de tanığıdır. 25 Kasım 1949 tarihli mektubu: ''Evvela gönderdiğin para için teşekkür eder, yılbaşı piyangosunun büyük ikramiyesini kazanmanı temenni ederim. Bu sıkıntılı zamanlarda, fukara kesenden benim için para ayırman gözlerimi minnetle yaşartıyor. Sağol sevgilim.'' (Kemal Tahir, Notlar/Mektuplar, Bağlam Yayınları, S.311)

 

 

72. koğuşun ilk sancıları

 

Niğde'de askerliğini yaparken Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumak ve isyana meyilli olmak suçlamasıyla beş yıl hapis cezasına çarptırılan Orhan Kemal, Bursa Cezaevi'nde üç buçuk yıl Nazım'la aynı havayı solur. Bu sürede Raşit Kemali imzasıyla, Kemal Tahir'e hikayelerini gönderir, çokça edebiyat üzerine söyleşir.  Bursa Cezaevi'nden Kemal Tahir'e yazdığı 10 Haziran 1943 tarihli mektubunda ise mustarip olduğu bir huyunu anlatır: ''Sana bir küçük hikaye daha gönderiyorum. Bir aşk mektubu. Geçen sefer Bir Ölüye Dair'i göndermiştim. Bilmem bu hikayelerde nisbi de olsa bir Çehov kokusu sezecek misin? Son günlerde onun küçük bir kitabını okumuştum. Tembellik ve dehşetli avarelik hala berdevam. Birkaç büyük ve bir sürü de küçük hikaye, tekrar gözden geçirilip, tashih edilip, temize çekilmek ihtiyacındalar. Fakat namussuz bir tembellik yakamı bir türlü bırakmıyor.'' (Kemal Tahir, Notlar/Mektuplar, Bağlam Yayınları, S.159)

 

 

“Yılanlı Kuyu”da uykusuzluk

 

Yazdığı kitaplar ve toplantılarda yaptığı konuşmalar “Türklüğe hakaret” gerekçesiyle Üsküdar Toptaşı, Malatya, Sinop ve Ankara Ulucanlar Cezaevlerinde yatan şair Necip Fazıl Kısakürek ise hapishaneyi “yılanlı kuyu” diye tarifler. Malatya'nın “yılanlı kuyu”sundan: ''Siz uykusuzluk içinde uykusuzluk ne demektir, bilir misiniz? Bilmiyorsanız Allah bildirmesin... Sadece uyumamak ne kelime? Bir de, en uzak yıldızdan en uzak yıldıza kadar bütün noktalar arasını nispet çizgileriyle doldurmak gibi zoraki bir tefekkür mecburiyetiniz var.'' diye yazar. (Necip Fazıl Kısakürek, Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yayınları, S.86) 

 

Hapishaneden günlükler tutan Necip Fazıl, Sinop Cezaevi'nden Zindandan Mehmed'e Mektup şiiriyle oğluna seslenir: ''Zindanda iki hece. Mehmed’im lafta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de geri adam, boynunda yafta… Halimi düşünüp yanma Mehmed’im! Kavuşmak mı?.. Belki.. Daha ölmedim!'' Necip Fazıl, bilinen nadir hapishane mektuplarından birinde, içeride olmanın yalnızlığıyla farklı görüşleri paylaştığı yazar arkadaşına seslenir. 2 Aralık 1960 tarihinde Üsküdar Toptaşı Cezaevi'nden yazılan mektubun adresi Çetin Altan'dır: ''Çetin, 'Hürriyet’ isimli bir yazını okudum. Seni tebrik ederim. Arada, ruhuna nurani manalar inebiliyor. Böyle söylediğim için kusuruma bakma!.. Beni ve sana karşı fikirlerimi bilirsin... Beni sorma; zindandayım!.. Bu kadarı kâfi değil mi?.. Bir gün beni görmeye değecek kadar maziden mana ve hatıra taşıyorsan gel!.. Sana haktan gerçek selamet ve saadet dua ederim.''

 

 

Yol'un umudu

 

''Sevgili, yetmiyor sevgili sözü tek başına. Karşılamıyor içimi dolduran duyguyu. Oysa ben sevgili derken neler düşünüyorum bilsen.'' (Yılmaz Güney, Selimiye Mektupları, Güney Yayınları, S.52) Devrimcilere yardım ve yataklık yaptığı gerekçesiyle hapis yatan Yılmaz Güney, 27 Temmuz 1972'de eşi Fatoş Güney'e Selimiye Cezaevi'nden yazdığı mektubunda demir parmaklıkları aşan duygularından dem vurur. Sonraları sadece duyguları değil fikirleri de sığmayacaktır cezaevine. ''Duvar adını koydum son çalışmama. Bir cezaevi hikayesi. Uzunca. Sanırım on beş yirmi dizilik bir çalışma. Kırk beşer dakikalık. Ortak bir çalışma içine girebiliriz. Yalnız yapabiliriz. Senaryosunu satabiliriz.'' diye yazar İmralı Cezaevi'nden 9 Ekim 1980'de yazar arkadaşı Nihat Behram'a. (Nihat Behram, Yılmaz Güney'le Yasaklı Yıllar, Everest Yayınları, S.96)

 

Asıl tarihe geçecek film çalışması başta adını “Bayram” diye düşündüğü daha sonra Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazanan ilk Türkiye filmi de olacak Yol'dur. Nihat Behram'a İmralı'dan 10 Kasım 1980 tarihli “hapishane mektubu”yla Türkiye sinemasının zirvelerinden biri olacak filminin çekimine başlar: ''Filmin adı Bayram. Uzun bir film. Belki üç buçuk, belki dört buçuk saatlik bir film. Dış ilişkileri ve Batı'nın standartlarını düşünerek, senaryoyu, gerekirse filmimizi iki ayrı film, üç ayrı film yapabilecek biçimde düzenledim. Ama benim yüreğim tek filmden yana.'' (Nihat Behram, Yılmaz Güney'le Yasaklı Yıllar, Everest Yayınları, S.127) Yılmaz Güney, İmralı Cezaevi'nden Isparta Cezaevi'ne nakil olur. Yol filminin çekimleri başlar. Yılmaz Güney'in Nihat Behram'a 20 Mart 1981 tarihli mektubu sığamadığı hapishaneyi nasıl bir film platosuna dönüştürdüğünün göstergesidir: ''Bayram'ın çekimi devam ediyor. Şimdilik bir aksamamız yok. Prodüksiyon hesaplarımı aştı. Her şey öylesine pahalı ki, şaşırmamak elde değil (…) Atın ölümü sahnesi çok iyi olmuş, tipi beklemişler ve tesadüf, denk düşmüş. Kerim abi çekimden memnun olduğunu söylüyor.'' (Nihat Behram, Yılmaz Güney'le Yasaklı Yıllar, Everest Yayınları, S.261)

 

 

 


 

 

 

Muzaffer İlhan Erdost: ''Cezaevinden, kötüyüm diye bile yazamıyorduk''

 

Şair ve yayıncı Muzaffer İlhan Erdost, Nazım Hikmet'in hapishaneden gönderdiği mektuplarında yadsınamaz velut ve coşkulu karakterine dikkat çekerken, cezaevinden Piraye'ye yazdığı mektuplardaki şiirlerin uslarımızda da en çok yer eden şiirler olduğunu vurguluyor. Nazım'ın kimliği ve yaratım gücünden kaynaklı hapishane mektup külliyatının öncüsü olduğunu ifade eden Erdost, 1960 sonrası hapishane mektupları yazım türüne neden esaslı zeyl'ler olmadığını ise şöyle anlatıyor: ''Davutpaşa kışlasında yatıyordum. Şimdi sana sayayım 12 Mart darbesi öncesi ve sonrasında kimlerle içerideydik: Yaşar Kemal, Kemal Türkler, Kemal Sülker, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, Nuri İleri, Muammer Aksoy. Yani mektup yazabileceğim kim varsa benimle içerideydi zaten. Sanki dışarıda olsalar mektup yazmak ne mümkün. İçeri bir tane kitap dahi alamıyorduk. Yakınlarımıza iki kelime ‘İyiyim.’, ‘Kötüyüm.’ yazabiliyorduk. Hatta ‘Kötüyüm.’ diye bile yazamıyorduk. İlhan Selçuk, Ziverbey Zindanı'nda yaşadıklarını ancak yıllar sonra yazabildi. Hücrede gördüğü işkenceyi bile ancak ifadesinde şifreli olarak ifade edebildi. Yaşadığınız dönemin koşulları sadece yaşamınızı değil edebiyata ve hayata sunabileceğiniz katkıyı da derinden etkiliyor.''

 

 

 


 

 

 

Ortak dil umut

 

İtalyan düşünür ve sosyalist kuramcı Antonio Gramsci'nin milletvekili iken 1926 yılında faşist Mussolini hükümetince tutuklanması ve dava savcısının, ''Yirmi yıl bu beynin işleyişini durdurmalıyız.'' diyerek Gramsci'nin 20 yıl hapis cezasına çarptırılması, “hapishane yazını” için tarihi bir kırılmaya ve ufka işaret eder. Gramsci, Marksist literatüre ilişkin zamanın en köklü teorik fikirlerini filizlendirdiği ve bugün bile güncelliğini koruyan yüzlerce sayfalık “hapishane defterleri”yle hapishanede yazmanın idol isimlerinden biridir.

 

Gramsci'nin ‘defterlerinde’ atıfta da bulunduğu kendi gibi Marksist iklimde boy veren Polonya doğumlu teorisyen Rosa Luxemburg da, nam eseri Hapishane Mektupları'yla hapishaneden yazmanın küresel kaynaklarından biridir. Nazım Hikmet veyahut Kemal Tahir ve Orhan Kemal yaşadıkları zamanda Rosa Luxemburg'un, Antoni Gramsci'nin hapishane mektuplarından haberdar mıdır bilinmez ama devinen dünyada çağ keşiflerinin salt bir coğrafyada sabitlenmeyeceği kuşkusuz. Öyle ki Rosa Luxemburg da hapishaneden 2 Ağustos 1917 tarihinde yazdığı mektubunda (Rosa Luxemburg, Hapishane Mektupları, Boyut Yayınevi, S.58) Selimiye Cezaevi'nden yazan Yılmaz Güney'in umutlu diliyle benzerlikler taşır: ''Şu anda saat akşamın 8'i, güneş erkekler hapishanesinin çatısı üstünden henüz batmıştı ki, çatıdaki pencerelerden güneş daha güçlü parıldadı ve bütün gökyüzünü altınımsı aydınlattı. Kendimi çok iyi hissediyorum ve içimden - neden ben de bilmiyorum – Gounod'un Ave Maria'sını sessizce söylemek zorunda kalıyorum (onu bilirsiniz sanırım).''

 

 

 


 

 

 

Hapishane yazınının yılmaz kalemi: İsmail Beşikçi

 

Kürt sorunu üzerine yapmış olduğu sosyolojik araştırmalar ile yazdığı fikir kitapları 12 mart cuntasınca toplatılan, “Marksist propaganda ve bölgecilik yaptığı” gerekçesiyle hakkında yüzlerce yıl hapis cezası istenilen ve ömrünün 17 yılını cezaevinde geçirmek zorunda kalan İsmail Beşikçi, çoğunu hapishanede yazdığı 36 kitabı ile hapishane yazınının yaşayan en yılmaz kalemi olarak çağa ışık tutuyor. Yaşamının 17 yılını Türkiye'nin dört bir yanındaki 13 cezaevinde geçiren “sarı hoca”nın kırk yıllık kadim dostu Yılmaz Öztürk ile mektuplaşmaları, 1970 sonrası Türkiye'sinin toplumsal ve siyasal dönüşümünü anlamak için bir katalizör görevi görüyor. Akademsiyen Cavit Orhan Tütengil'in evinden üniversiteye giderken katledilmesinden iki gün sonra 9 Aralık 1979'da Yılmaz Öztürk'e gönderdiği mektubunda Beşikçi, ''Yılmaz'cığım, arkadaşlarımız birer birer katlediliyor. Sana ve geriye kalan arkadaşlara sabır, sağlık ve uzun ömürler dilerim.'' diye yazar. (Geçmişe Tanıklık ajans 70 İsmail Beşikçi -Yılmaz Öztürk Mektupları, İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, S.61) 14 Kasım 1982 tarihinde Çanakkale Cezaevi'nden yazılan mektup ise zamanın hapishane şartlarına ayna tutar: ''Bir mahkumun ranzası ve arkadaşı var ise ceza çekilir. Aksi halde ceza çekmek zor. Fakat, bugünkü koşullarda, sivil cezaevinde, mahkumların veya tutukluların çoğu bir ranzaya sahip olamıyor. Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü sayısı normal kapasitenin en az iki katı.'' (Geçmişe Tanıklık ajans 70 İsmail Beşikçi -Yılmaz Öztürk Mektupları, İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, S.119)   Toptaşı Cezaevi'nden 9 Ekim 1979 'da  yazılan mektup, Beşikçi'nin içeriden dışarıya yönelik nasıl berrak ve keskin tahliller yapabildiğinin açık bir göstergesidir: ''Cezaevinin yönetiminde devrimcilerin ağırlığı var. Fakat son derece başarısız bir yönetim. İlerisi için hiç ümit vermeyen bir yönetim. Burjuvazi artık daha akıllı. Devrimcileri, devrimcilerin kendi sloganları ile boğuyorlar. Bu onların lümpenleşmesini sağlıyor, bireyciliklerini ve liberal davranışlarını geliştiriyor. Alabildiğine lümpenleşen, liberalleşen, bireycileşen, birbirinden gıda maddeleri de dahil, öteberi kaçıran kişilerin Marksizm-Leninizm konuşmaları, artık kimseyi, burjuvaziyi korkutmuyor. Bunların bireysel, silahlı eylemlerini de ciddiye alan da yok. Burjuvazi, bunların sınıf temeline oturan hareketler oluşturmayacağının da farkına varmış. (Geçmişe Tanıklık ajans 70 İsmail Beşikçi -Yılmaz Öztürk Mektupları, İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, S.54) 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.