Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Filmekimi'nden edebiyat uyarlamaları




Toplam oy: 1368

İtiraf edelim ya da etmeyelim mevsimlerle ilgili bazı beklentilerimiz olduğu bir gerçek. Mutlu olmak için ilkbaharı, tatil yapmak için yazı bekliyor çoğumuz. Her şeyden şikayet etmek için kışı, battaniyenin altına girip film izlemek içinse sonbaharı bekliyor aynı çoğunluk. Kimsenin de bu kabullere bir itirazı yok. Yağmur yağınca hüzünlenmek, güneş açınca sokaklara fırlamak herkesin ezberinde. Filmekimi de adeta bu ezberin bir parçası oldu 10 yıl gibi kısa bir zaman içinde.



Eylül ayında festival programına ilişkin haberlerle başlayan heyecan dalgası, bu ayın sonuna kadar bizleri yüksek tutuyor. Ekim ayının ilk günlerinde ise gösterim çizelgesi üzerinden şematik hayaller kurmaya başlıyoruz. Filmlerin konuları, yönetmenler, oyuncular, ödül listeleri, gündelik bilgilerimizin arasına sızıyor. Çoğunlukla ekim ayının ikinci haftasında başlayan film maratonunda ise az zamanda çok film izlemeyi başarmaktan çok, yıl boyu takip edilen festivallerden ödüllerle dönen ve meraktan çatlamaya neden olan filmlerin tümünü görebilmeye uğraşıyoruz.



Bu yılla birlikte hem film, hem salon, hem de şehir sayısını artırarak daha çok kişiye ulaşan ve seyircisine pek fazla seçenek sunan bir Filmekimi'yle karşılaştık. Hava yine karanlıktı ve yağmur hep vardı ama heyecandan yana eksilen hiçbir şey yoktu. Festival sinemalarının 'dizlere battaniye' hizmeti yoktu belki ama festivalin, tüm dünyanın konuştuğu filmleri kocaman salonlarda gösterme hizmeti, büyük kıyaktı. Bitmeyen reklamların zulmü olmadan ve insanı izlediği şeyden koparan '10 dakikalık ara'ların gölgelemediği seyirlere aç bünyeler için 8 günlük bir tatil gibiydi Filmekimi.



Festival programında yer alan yaklaşık 40 film arasında Cannes, Sundance, Venedik gibi festivallere katılmış, buralarda yarışmış ve ödül kazanmış filmlerin yanısıra, tanıdık yönetmenlerin bir süredir beklenen yeni filmleri de mevcuttu. Aynı program, edebiyat dünyası ile beyazperdeyi buluşturan filmlere de evsahipliği yapıyordu.



Jane Eyre



Bir neslin ilköğretimde tanıştığı, her nedense eğitimcilerin yllar yılı bir çocuk klasiği muamelesi yapmaktan çekinmediği Charlotte Brontë imzalı “Jane Eyre”in en taze beyazperde uyarlaması, Filmekimi'nin bu yılki hit filmlerindendi. Pekçoklarımızın karşısına ilkokulda Türkçe özetiyle, ortaokulda ise İngilizce ödevi olarak çıkmış “Jane Eyre”, çocukluktan gençliğe evrilen bedenin, aşk, aidiyet, cesaret gibi duyguları içselleştirmesine yardımcı olmuş bir eser olmasından dolayı, romanı o dönemde okumuş kişiler için çok şey ifade eder.



Brontëgillerden Charlotte'un kusursuz dili ve bugün bile tazeliğini koruyan anlatımıyla kahramanımız Jane'in iç dünyasında gezindirdiği, gizem yüklü romanı, bundan önce de defalarca kez beyazperde ve televizyon uyarlamalarıyla karşımıza çıktı. Hatta romanın Türkan Şoray ve Ediz Hun'u iki aşık olarak başrole taşıyan, Çolpan İlhan'ınsa romanın sürpriz karakteri, aklını yitirmiş Bertha Mason'dan esintiler taşıyan eski eşi canlandırdığı “Sonbahar Rüzgarı” adında bir Türk adaptasyonu dahi mevcut...



2011 yapımı “Jane Eyre”ın da bu klasik esere bambaşka bir soluk getirdiğini ya da romanı yapıbozumuna uğratarak yepyeni bir şekle büründürdüğünü söyleyemeyiz. Bir önceki filmi “Sin Nombre” ile büyük beğeni toplayan Amerikalı yönetmen Cary Joji Fukunaga'nın imzasını taşıyan film, romana oldukça mesafeli yaklaşan ve çarpıcı bir görselliğin izini sürmeyi, kahramanının derinliklerinde gezinmeye yeğleyen bir uyarlama ile karşımıza çıkıyor. Fukunaga'nın, hikayenin belirgin kısımlarıyla ilgilenip, geri kalan zamanda adeta kamerasıyla resim çizdiği “Jane Eyre”ın bu bağlamda, ünlü şair John Keats'in buruk aşk hikayesini konu alan Jane Campion filmi “Bright Star”la önemli ölçüde benzerlik taşıdığını söylemek mümkün.



En hatırda kalıcı özetiyle “Jane Eyre”, öksüz ve yetim kaldıktan sonra tek yakını olan ve kendisini bir türlü sevmeyen yengesinin yanında büyüyen, daha sonra da sert bir eğitime tabi tutulduğu yatılı okulunda zor günler geçiren Jane'in, vasisinin mürebbiyesi olarak yanında çalışmaya başladığı Edward Fairfax Rochester'la yaşadığı aşkı konu alır. Fukunaga'nın filmi de bu özetle ve sonrasında gelişen olaylarla yetiniyor. Romanın özü, bu özetten çok daha fazlasına tekabül etse ve film bu özü ıskalasa da, Fukunaga'nın gururlu kahramanı Jane, güven sorunları, bağlılık hissi ve merhamet duygusuyla, romandaki Jane'e sık sık yaklaşıyor.



Filmin belki de en önemli marifetininse oyuncu seçimi olduğunu söylemek abartılı olmaz herhalde. İlk olarak HBO'nun muazzam psikoterapi dizisi “In Treatment”la kendini gösteren, ardından Tim Burton, Mira Nair, Gus Van Sant gibi yönetmenlerin filmlerinde önemli roller üstlenen Mia Wasikowska'nın Jane'de harika bir iş çıkardığı filmde İngiliz dönem filmlerinin vazgeçilmez ismi Judi Dench ve “Billy Elliott”ın ardından oynadığı her filmle yıldızı daha parlayan Jamie Bell de yer alıyor. Rochester'ı canlandıran Michael Fassbender'ınsa bu yılki Filmekimi'nin en gözde ismi olduğu rahatlıkla söylenebilir.



İrlandalı Fassbender, Steve McQueen'in “Açlık / Hunger”ında canlandırdığı ve bir deri bir kemik kaldığı Bobby Sands rolüyle aldığı övgülerin ardından Hollywood'un pahalı yapımlarından, Avrupalı yönetmenlerin bağımsız filmlerine kadar pekçok filmde boy gösterdi. Bu yılki Filmekimi'nde “Jane Eyre”ın Rochester'ı olarak karşımıza çıkan Fassbender, McQueen'in ikinci filmi “Utanç / Shame”deki muazzam performansıyla da festival seyircisinin gönlünü çeldi. Fassbender'ın Freud'un öğrencisi Carl Yung'u canlandırdığı “Tehlikeli İlişki / A Dangerous Method” da bu yılki festivalin ilgi gören filmlerinden biriydi.

 



Tehlikeli İlişki / A Dangerous Method



Dünya tarihinin en ilginç doktorlarından biri olan, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud ile öğrencilerinden biri olan ve Freud'la uzun zaman birlikte çalışmış Carl Yung'u merkeze taşıyan ve bu ikili arasındaki ilişkiden çok, aralarını açtığı söylenen Sabina Spielrein'in Yung ile kurduğu gönül ilişkisinden beslenen “Tehlikeli İlişki”, karakterlerine karşı oldukça mesafeli duran bir uyarlama... Filmin uyarlanma serüveni ise bir hayli ilginç. Zira film, John Kerr'in “A Most Dangerous Method” romanına dayanıyor ve Christopher Hampton'ın bu romanı kaynak alan “The Talking Cure” adlı tiyatro oyunundan birebir uyarlama. Hatta beyazperde versiyonunu kaleme alan isim de yine Hampton'ın kendisi.



“Tehlikeli İlişki”nin bu uyarlanma macerasından bir parça arazlı ayrıldığı söylenebilir açıkçası. Zira karşımıza çıkan son versiyonda en basit manada bir odaklanma problemi söz konusu. Psikanalitik yöntemin ilk kez ortaya çıkışı ve uygulanması sırasında yaşananlara odaklı roman, filmde daha ziyade tutkulu ama yasak bir aşk hikayesi olarak tezahür ediyor. Oldukça tartışmalı ve fırtınalar koparmış bir yöntemin ortaya çıkışını dolaylı yoldan destekleyen bir başka ilişkinin detaylarında gezinen hikaye, sanki belli ölçüde büyük resmi görmemize engel teşkil ediyor gibi.



“Tehlikeli İlişki”, belki de Freud ve Yung gibi iddialı isimleri karşımıza çıkarıp, karakterlerinin yeterince derinlikli hale getirilmemiş olmasından dolayı, bu iki isme aşina kişiler için biraz yüzeysel bir şekle bürünüyor. Sonuçta içinden Freud ve Yung geçen bir filmden, en azından bu iki isme dair bir şeyler anlatmasını bekleriz. Freud'un esas hikayede neredeyse bir süs işlevi görmesi, Yung'unsa finalde de çözümsüz bırakılan ahlaki ikilemleri dışında, bu iki doktora en yaklaştığımız anlar, Yung'un Freud'u Viyana'daki ziyareti esnasında gerçekleştirdikleri muhabbetten ibaret. Bu sohbetler de Freud'un “psikanaliz” kelimesini iki farklı kelimeden elde ederek oluşturduğunu söylemesi kadar sığ noktalara ulaşabiliyor.



Filmin hemen başında bir histeri krizi sırasında, doktoru Yung'un karşısına getirilen Sabina Spielrein'in hikayesi ise filmin neredeyse merkezine yerleşiyor. “Tehlikeli İlişki” bir karakterin ruhsal ve fiziksel devinimini anlatıyorsa, o kişi Sabina Spielrein'den başkası değil. Zira genç kadının bir hastadan doktora dönüşümünü ve hatta psikanalitik yönteme ışık tutan çalışmalar gerçekleştirmesini, zamanla Yung'la olan sado-mazo soslu garip ilişkisi sarpa sarınca Freud'la birlikte çalışmaya başlamasını izlediğimiz filmde, tüm hikayenin bağlandığı kişi yine Spielrein'in kendisi oluyor. Filmi bu bilgiyle izleyenlerin tat alma olasılığı da daha yüksek hale geliyor elbette. Zira öyle hissettirilse de “Tehlikeli İlişki”nin Carl Yung'un kahramanı olduğu bir film ya da bir Freud filmi olduğunu düşünmek ve bu bilgi üzerinden filmi okumaya çalışmak imkansız gibi.



“Tehlikeli İlişki”nin yönetmen koltuğunda oturan David Crononberg'in özellikle son dönemde kafasını yormaya başladığı 'kendi adaletini sağlama' meselesine de inceden dokunduran ve karakterlerinin beden ve kimlik karmaşalarına yer veren “Tehlikeli İlişki”, her ne kadar filmografisindeki diğer filmlerden ayrıksı dursa da, bu bağlamda ilk karesinden finaline kadar saf bir Crononberg filmi. Yönetmenin “Örümcek / Spider”ından beri başkarakterlerine armağan ettiği zihinsel karmaşaların bir kez daha karakterlerden birinde kendine yer bulduğu “Tehlikeli İlişki”, Crononberg'in önceki filmleri kadar çarpıcı bir etki yaratmasa da kesinlikle bir geri adım da sayılmaz.

 



Uyuyan Güzel / Sleeping Beauty



Çarpıcı bir etki yaratmaktan söz etmişken festivalin bu yılki en sert tokatlarından birini yüzümüze çarpan “Uyuyan Güzel / Sleeping Beauty”den bahsetmemek olmaz. Klasik öyküyü bambaşka bir noktadan ele alan “Uyuyan Güzel”in tamamen tersyüz ettiği bu naif çocuk masalına yaklaştığı tek nokta, ödünç aldığı ismi ve filmin kahramanının bu isimde yer alan eylemi sıkça gerçekleştiren güzel bir kız olması. Buna karşın “Uyuyan Güzel”in edebiyatla damardan biri bağı var. O da filmin arkasındaki isim olan Julia Leigh'den başkası değil.



Beyazperdede senaristlik de yapan roman yazarlarına aşinayız. Örneğin Nick Hornby, bu iki farklı iş arasındaki ince çizgiyi başarıyla ayırabilen ve ortaya güçlü işler çıkaran bir yazar. Bir de yönetmenliğe soyunan yazarlar var ki en ünlüleri 2004'te “Cevap Ver / Nel mio amore”u çeken Susanna Tamaro ve 2007'de “The Inner Life of Martin Frost” ile karşımıza çıkan Paul Auster. Açıkçası her iki filmin de gerek aldığı olumsuz eleştiriler, gerekse seyirciden yüz bulamamaları, bu iki yazarı da film çekmeye küstürmeye yetmişti. Öte yandan İtalyan kökenli Amerikalı yazar Dito Montiel'in otobiyografik izler taşıyan aynı adlı romanından 2006'da uyarladığı “Hayatınızdaki Azizleri Keşfetme Kılavuzu / A Guide to Recognizing Your Saints” ise bir o kadar başarılı olmuş, Montiel yönetmenlik macerasına devam etmişti. Bu birbirinden ayrık örneklerin yanına şimdi bir de Julia Leigh eklendi.



Leigh, övgülere boğulan ilk kitabı “The Hunter”la -ki o da bu yıl başrolünde Willem Dafoe'nin yer aldığı bir sinema filmine dönüştürüldü- başarılı bir çıkış yakalamasının ardından bir ailenin karmaşık iç yapısını gözler önüne seren ikinci romanı “Disquiet”la bu çıkışını sürdürdü. Bu arada bir yandan da beyazperdeye gözünü diken Leigh, yazıp yönettiği ilk film olan “Uyuyan Güzel”le ilk olarak Cannes Film Festivali'nde karşımıza çıktı ve filmi önceden izleyip çok seven Jane Campion'ın referansıyla “Uyuyan Güzel”, Cannes'da Altın Palmiye için yarışan filmler arasına girdi.



Lucy adında bir genç kızın dahil olduğu bazı tıbbi deneyler, katıldığı özel fetiş partiler ve bir hayli garip fahişelik deneyimlerini gözler önüne seren “Uyuyan Güzel”, Lucy'nin sıradışı macerasını, kusursuz planlarla bezeli, buz gibi bir atmosferde seyirciyle buluşturuyor. Uyutularak yaşlı adamlara sunulan Lucy'nin vücudu üzerinden, insanoğlunun beden merakını didikleyen Leigh, henüz ilk filmiyle sarsıcı bir iş çıkarmayı başarıyor. Öyküsünü, beyazperdede görmeye alışık olduğumuz hikaye kalıplarına bağlı kalmadan anlatan Leigh, cesur ve düşündürücü bir işe imza atarken, insanın zihnini bittikten sonra da uzunca süre kurcalayan bir filmle sinemaya güçlü bir geçiş yapıyor.

 



Kevin Hakkında Konuşmalıyız / We Need to Talk About Kevin



Bu yılki Filmekimi'nin tek sarsıcı filmi “Uyuyan Güzel” değildi elbette. Yönetmenliğini “Ratcatcher”, “Morvern Callar” gibi bol ödüllü filmlerle tanınan kadın yönetmen Lynne Ramsay'ın üstendiği, başroldeki Tilda Swinton'ın enfes bir performans sergilediği “Kevin Hakkında Konuşmalıyız / We Need to Talk About Kevin”, festivalin kulaktan kulağa dolaşan hit filmlerinden birine dönüştü.



Henüz doğumundan itibaren hayatı hem kendi hem de ailesi için katlanılmaz bir hale dönüştüren 15 yaşındaki Kevin'ın korkunç bir katliama imza atmadan önceki ve sonraki hikayesine, Kevin'ın annesi Eva üzerinden bakan ve Eva'nın kocasına yazdığı mektuplardan oluşan aynı adlı Lionel Shriver romanından (bizde de Everest Yayınları tarafından piyasaya çıkarıldı) uyarlanan film, anne ve aile olma duygularını, kesif bir nedamet hissiyle birleştirirek önümüze getiriyor. Oğluyla hiçbir zaman tam manasıyla bir kucaklaşma yaşayamayan, birbirlerini Kevin'ın doğumundan sonra asla sahiplenemeyen Eva ve Kevin üzerinden, modern toplumun aile ahlakına ve aileyi oluşturan bireyler arasındaki güç çatışmasına parantezler açan “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”, seyircisini baştan sona gergin ve çıkışsız bir öykünün ortasına hapsediyor.



Beyazperdede daha önce Michael Moore'un “Bowling For Columbine”, Gus Van Sant'ın “Elephant”, Denis Villeneuve'un “Polytechnique” gibi filmlerinde gördüğümüz okul katliamı hikayelerini, bu katliamları yaratan kişilerden birinin annesi üzerinden ele alma fikrini başarıyla uygulayan Ramsay, filmin kimi anlarında alışılageldik yolları takip ederek kolaya kaçmayı seçmiş gibi görünse de, özellikle başroldeki Tilda Swinton'ın sinir bozucu derecede güçlü oyunundan da güç alarak, bu sezonun en etkileyici yapımlarından birine imza atıyor.

 



Tatilde Katil / Holiday



İçinde katliam kadar büyük bir olay barındırmasa da tüm hikayesi bir cinayete bağlanan Fransız oyuncu – yönetmen Guillaume Nicloux'nun imzasını taşıyan “Tatilde Katil / Holiday”, Agatha Christie romanlarındaki cinayetler ve ardından gelen soruşturmalardan ilham almış bir suç komedisi. İlişkileri yolunda gitmeyen ortayaşlı bir çiftin tatillerini geçirmek üzere geldikleri otelde işlenen bir cinayetin ardından, otel ahalisiyle yaşadıklarına odaklanan “Tatilde Katil”, tam olarak ne anlatmak istediğini bilemeyen, tuhaf bir Fransız komedisi.



Peter Ustinov'lu Christie uyarlamalarını izlemiş ve hatta François Ozon'un beyazperdeye uyarladığı “8 Kadın / 8 Femmes”i görmüş biri için herhangi yeni bir söz söylemeyen “Tatilde Katil”, mizahi açıdan da, filmin neredeyse tamamının geçtiği oteldeki garip misafirler ve onların sıradışı davranışlarından medet umuyor. Açıkçası birkaç komik sahnenin suratta bıraktığı tebessüm dışında seyircisi üzerinde pek bir etki yaratamayan film, Christie romanlarının yetkinliğinin çok uzağında. Bu türdeki roman ya da filmlerden alınan o minik ucuz zevklerin de çok azını veriyor olması cabası.



Klasiklerden, modern romanlara, gönderme yapanlardan sadık uyarlamalara, Filmekimi'ndeki edebiyatla flörtleşen filmlerin durumu, aşağı yukarı böyleydi. Festival, ekim ayının ortasına yerleşen karanlık bulutların arasından başımızı çıkarıp en azından bir hafta rahat nefesler almamızı sağladı. Tadı damakta kalan filmlerin yönetmenleri şu sıralar yeni filmlerinin hazırlıkları içindeyken, biz de battaniyenin altında yeni bir festivale dek, elimizdeki diğer filmlere gömülüyoruz. İyi seyirler...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Çocuklar için yazılan ya da daha doğrusu bir büyük eşliğinde çocuklara felsefeyi anlatmayı gaye edinen kitapların sayısında hızlı bir artış var. Elbette yetişkinler için felsefe yapmak işin kolay tarafı ama kişiliğin oluştuğu bir çağdaki çocuklara felsefeyi anlatmak esaslı bir mesele.

Yaklaşık 500 yıl önce; 20 Eylül 1519’da İspanya’dan 5 gemi ve 265 kişi ile yola çıkılıp, 3 yıl sonra 6 Eylül 1522’de 1 gemi ve 18 kişiyle geri dönülerek dünya tarihi yeniden yazılmıştı. Çünkü “başlangıçta baharat vardı!”

 

Türkiye’de Japonya denildiğinde akıllara kültüre dair sayısız başlık gelse de Japonya son yıllarda edebiyat alanında da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Japon edebiyatına artan ilgi edebi alanda üretimi beraberinde getirdi ve bu başlık altında çok sayıda kitap, makale vs. yazımını mümkün kıldı.

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.