Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Futbolun Mikro Tarihi




Toplam oy: 9
Çölde vaha olan futbol kitaplarına biri daha katıldı. Gayriresmi Futbol Tarihi Tahtaperde Aleko’lardan, Kulassızzade Galip’lerden, Milo ve Pavle Bakıçlar’dan, Ali Sami Beyler’den ve işin Cumhuriyet tarihinden öncesine uzanıyor. Rahmetli Metin Kurt’un “futbol borsada değil, arsada güzel” derken tariflediği “arsaların” hikayesini anlatıyor. Bir de, futbolu yalnızca bir oyun olduğu için seven “amatör” insanların hikâyesini tabii.

Türkiye’de spora, özellikle de futbola, toplumun geniş kesimlerince ne büyük bir düzeyde ilgi duyulduğunun tartışılması herhalde beyhude olur. Spor takipçisi, başta birinci futbol ligi olmak üzere gerek domestik (yerel) müsabakalara, gerekse Avrupa ya da dünya çapındaki büyük turnuvalara bir boş zaman aktivitesinden öte yaklaşıyor. Burada “taraftarlık” üzerine konuşmak lazım belki ama yerimiz sınırlı. Biz şimdi yalnızca, spor müsabakalarının kuralları gereği belirli bir zaman aralığında oynansalar da, bazen günler bazen yıllar sürdüğünü imleyerek yazımızı sürdürelim: Yakın zaman önce kaybettiğimiz Diego Armando Maradona’nın 1986 Dünya Kupası çeyrek finalinde attığı golün bugün, aradan geçen otuz dört yıla rağmen konuşulması boşuna değil.

 

Daha yakına gelelim, 2000 UEFA Kupası final müsabakasını dakika dakika ezbere bilen, 3-2’lik Euro 2008 Çek Cumhuriyeti maçından bahis açıldığında göğsü kabaranlarımız hâlâ az değildir.

Papazın Çayırı’ndan İttihat Spor Sahası’na
Gelgelelim, bütün bu ilgi ve alakaya karşın yazılı spor medyasına ya da futbol kitaplarına karşı aynı talebi görmeyiz. Spor dergilerinin, günlük ya da haftalık gazetelerin durumu birkaç “çölde vaha” örneği hariç ortadayken, görsel basında işlerin aynı düzeyde kötü gitmediğini görürüz ama. Keza kitaplar tarafında da, İletişim Yayınları’nın Futbol Kitapları dizisi ve birkaç önemli çeviri metin hariç, durum farklı değildir. Yazık ki, ülkemizde “futbol bile” okurluğa ikna edici değil. Hal böyleyken, işin üretim tarafı da güdük kalmış, kalıyor hâlâ…
Ne mutlu ki, yukarıda değindiğim çölde vahalara biri daha katıldı Kasım ayı başında. Mundi Kitap’tan çıkan Gayriremi Futbol Tarihi, Mehmet Şenol’un uzun yıllara dayanan detaylı araştırmalarının sonucunda hazırlanmış, önemli bir futbol tarihi kitabı. Yazarın bizzat kaleme aldığı önsözde, bu yazıya konu kitap için mütevazılıkla “futbolun başlangıç dönemlerine ilişkin bir mikro tarih çalışması denemesi” dediğini okuyoruz. Tahtaperde Aleko’lardan, Kulassızzade Galip’lerden, Milo ve Pavle Bakıçlar’dan, Ali Sami Beyler’den ve işin Cumhuriyet tarihinden önceye uzanan ayağında işgalci askerlerin getirdiklerinden kök alan, bugüne dek kulüpler için “sağda solda” yazılan resmi tarihi baştan ayağa dönüştüren bir çalışma bu: Rahmetli Metin Kurt’un “futbol borsada değil, arsada güzel” derken tariflediği “arsaların” hikayesini anlatıyor. Bir de, futbolu yalnızca bir oyun olduğu için seven ve oynayan “amatör” insanların hikâyesini tabii.
Kitaptaki Kahveler, Lokaller, Yangınlar pasajı bu açıdan oldukça ilginç hatıralar barındırıyor: “Futbolun başlangıç dönemlerine ilişkin hemen her anlatıda kahveler yer alır. Futbolcuların buluştukları, toplantı yaptıkları, maçlardan önce toplandıkları, soyunup giyindikleri, stat yakınlardaysa devre arasında gidip ısındıkları, nefeslendikleri, belki de bir sıcak çay-limonla enerji topladıkları mekanlar olarak kahveler. (…) Asşomda kahvelerin futboldaki merkezi rolünü sadece 1900’lerin başına bağlamak doğru olmaz. Bugün bile kahveler –artık Süper Lig kulüpleri için olmasa da– hâlâ futbolun konuşulduğu, kulüp yöneticilerinin buluştuğu mekanlar olmaya devam ediyor. Akmerkez’de endüstriyel futbolun buluşma mekanı, postmodern futbol kahvesi Paper Moon’a gelmeden uğrayacağımız hâlâ çok durak var.”
Futbolun siyasilerle ilişkisini ortaya koyması adına da önemli bir metin Gayriresmi Futbol Tarihi. “İttihat ve Terakki’nin Kanatları Altında” pasajı, bugünün Fenerbahçe, Altınordu ve Altay kulüplerinin doğuşunu gayeleriyle anlatırken, bir okur olarak kalemi elinize aldırıyor. Meşhur, Papazın Çayırı’nın localı, kombineli Union Club Sahası’na dönüşümünü belgeleriyle okumak, bugünün endüstriyel futbolunu daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bana kalırsa en ilginci, Papazın Çayırı’nın Union Club Sahası olarak anıldığı İngiliz hakimiyeti döneminden sonra İttihat ve Terakki’nin hakimiyetiyle İttihat Spor Sahası’na dönüşümü. Dönemin kurucu lideri Aydınoğlu Raşit Bey, Galatasaray’dan ayrılarak bugünün Altınordu’su Progress International’i ve İttihat Spor’u yaratmış. Saha sonraları, Başbakan Şükrü Saracoğlu’nun önderliğinde Milli Emlak’tan Fenerbahçe’ye kiralanarak “aynı renklerle” bugüne dek gelse de, iki ezeli rakibin esasen ve bir biçimde aynı köklerden doğduğunu öğrenmek zihin açıcı.

Yakın geçmiş de yazılsın
Fenerbahçe’nin, bugün hâlen stadın üzerine kurulduğu araziyi elde edişini ise hayretle okudum: “Aydınoğlu Raşit Bey’in karşısında artık İtilafçılar değil, Ankara’daki yeni iktidar sınıfının en önemli isimlerinden biri vardı: Şükrü Saracoğlu! 1927’de Maliye Bakanı olan Saracoğlu’nun 1934-1950 yılları arasında, tam 16 yıl boyunca Fenerbahçe başkanlığı görevini de yaptığını biliyoruz. Elinde tuttuğu sahanın kullanım hakkını geri vermemek veya Fenerbahçe’ye devretmemek için direnmeye çalışan Aydınoğlu Raşit Bey’e uygulanan çözüm kesin ve netti: Kanun çıkarmak! Meclis’ten tek maddelik bir yasa çıkarılmasını sağladı Saracoğlu. Yasaya göre, spor tesisleri ve semt sahalarının nasıl kullanılacağı belirleniyor, aynı semtte faaliyet gösteren takımlardan üye sayısı fazla olana imtiyaz sağlanıyordu. İttihat Spor’un üye sayısı düşük olduğundan, arazinin kullanım hakkı artık “yasa gereği” Fenerbahçe’nin olmuştu.”
Gayriresmi Futbol Tarihi, adı üstünde, bir tarih kitabı. Bunu, yazarın deyimiyle mikro ölçekte bir çalışmaya dayanarak sunuyor. Mehmet Şenol’un kitabı, yalnızca, yazının başında sözünü ettiğim yazınsal üretim güdüklüğünü bir parça olsun azaltabildiği için bile kıymetli. Bir dilekle bitirelim: Günümüzün ve yakın geçmişin futbolu da bir kitap hacminde, ehil kalemlerce yazılsın. Hem çok geç kalınmazsa, adına tarih kitabı denilmesi de gerekmez.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şiir ve roman gibi edebî eserlerin yanında çok sayıda deneme ve incelemeye de imza atan Ümit Aktaş’ın ilk romanı Âdem. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’i tarihin sıfır noktasına inerek sancılı bir başkaldırının, ilk büyük kaçışın, en uzun sürgünün yongalarını hayata ve tabiata serpiştirerek ele alıyor.

Zümer Sûresi’nde “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbi’nden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı?” buyrulur. Bu açıdan, arz üzerinde en karanlık olduğu varsayılan dönemlerde bile hidâyet nûru kesintisiz bir şekilde kalplere sirayet etmeye devam etmiştir.

Herkesin makul fiyata, iyi standartlarda bir eve sahip olmasını hedefleyen İsveç Sosyal Demokrat Partisi, Milyon Programı adını verdiği bir projeyle 1965’ten 1974’e kadar bir milyon konut inşa eder.

Garip Akımı ile Türk şiirine yeni bir tavır getiren Orhan Veli, 36 yıllık hayatında şiir başta olmak üzere hikâye, deneme, çeviri, eleştiri gibi edebiyatın çeşitli alanlarında metinler yazdı. Cemal Süreya der ki, “Orhan Veli Türk şiirine kasket giydirdi.” Attila İlhan’a göre ise Türk şiirine geleneksel sesini kaybettirmiştir.

Kuşaklardır bizden “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” ikilemini çözmemizi beklediler. Yalnız atalarımızın hayat hikâyelerini okudukça görüyoruz ki onlar bunu bir tercih meselesi olarak görmemişler ve hayatları boyunca çok okuyup çok gezmeyi bir arada sürdürmüşler. Seyahat kelimesi Arapça “Suyun yeryüzünde sürekli akması” anlamına gelen “seyh” kökünden türemiş.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.