Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

''Gelecek İçin Son Derece Umutluyum''




Toplam oy: 4
Sanatçı, akademisyen, pek çok kişiye onu tanıtan kimliğiyle Anadolu’nun geleneksel sanatlarını bir çatı altında buluşturan Baksı Müzesi’nin kurucusu Prof. Dr. Hüsamettin Koçan bize kitaplarla olan ilişkisini, yaşamak ve üretmeye dair düşüncelerini, pandemiyle birlikte birdenbire değişen hayatın ondaki karşılığını anlattı.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış. Çünkü ona göre yazar, “bir dünya yaratır, o dünya okuyucunun katkılarıyla, hayal gücüyle genişler.” Yazar “şunu yapmak istedim” dediği andan itibaren okurun algısını sınırlandırmış olur. Bir tanım yapmam epeyce zor ama çok etkilendiğim yazarlardan söz edecek olursam, tabii ki Yaşar Kemal bunların başında geliyor. Öğretmen amcamın kütüphanesinde Yaşar Kemal romanları vardı ve ilk okuduğum yazardı. İnce Memed’i tekrar tekrar okudum. Sonraki dönemlerde de beni çok etkileyen romanlar oldu. Örneğin D.H. Lawrence’ın Oğullar ve Sevgililer’ini hiç bitirmek istemedim. Romanda bir ailenin göç meselesi vardı. Gitme arzusu taşıyan oğullar ve onları bir arada tutmaya çalışan aile büyükleri. Tamamen bizim hikâyeydi, sanki bize bir ayna tutuyordu bu roman. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ve Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı olağanüstü etkili oldu. Hiç kuşkusuz bu listeye Orhan Pamuk’u ve daha pek çok yazarı ekleyebiliriz. Bu yaptığım değerlendirmeler ilk planda öne çıkanlar, bunlar dışında da çok sayıda yazarın hayatımda yönlendirici olduğunu söyleyebilirim.

 

 

Kitaplar, bana hayatın daha derin ve farklı yaşanabileceğini öğretti. Hayatın sınırlandırılmaması gerektiğini, hayatın genişlemeye ve daha derin yaşanmaya açık olduğunu ve o derinliğin ancak okudukça ulaşabileceğimiz bir zenginlik olduğunu öğretti. Bir tek yaşama biçiminin insan için yeterli olmayacağını ve daha farklı deneyimlere ihtiyacınız olduğunu düşündüğünüzde kitaplara yöneliyorsunuz. Farklı öyküler hayatımda farklılığa daha açık olmamı sağladı. Aynı zamanda kendi kimliğim için kendi hikayeme sahip çıkmanın önemini de kitaplardan öğrendim.

Çocukluğumuzda Tommiks, Zagor ve Teksas gibi çizgi romanlar vardı, o dergileri her ay sabırsızlıkla bekler, bayılarak okurduk. Amcamın kütüphanesinden okumaya başladığımda lise çağlarındaydım. O dönem okuduğumuz bütün kahramanların kılığına girerdik. Çok fazla film izlerdik ve sinemadaki kahramanlardan etkilenirdik. Hiç unutmam ben çizgi roman okudukça annem kızardı, sonradan ben daha ciddi kitaplar okumaya başlayınca, annem hâlâ onları okuyorum zannetti. Bizim okuma alışkanlığımız bulunduğumuz ortamdan, aileden gelen bir alışkanlık değildir, sonradan edinilmiş, çizgi romanla başlayan, yavaş yavaş giderek derinleşen bir alışkanlıktır. Bir dönem aynı anda birden fazla kitap okurdum; bir tanesi çantamda, bir tanesi masamda, bir tanesi yatak başucumda hatta bir tanesi de banyoda… Hatırlıyorum, arkadaşlarım benimle alay ederdi, on günlük tatile giderken, on tane kitap götürürdüm; tabii bunları fiziksel olarak okumak mümkün değil ama onlar yanımda olsun isterdim. Öyle bir gücü vardı, onlarla yolculuk yapıyordum ve o yolculuk benim kişisel algımı genişleten bir yolculuktu. Şu günlerde klasiklere dönüp yeniden okumak istedim, ancak kütüphanemi Baksı’ya götürdüğüm için sıkıntı yaşadım. Galiba bir sanatçı kitaplarından ve atölyesinden uzak olmamalı.
Şiir çok önemli, şiirden etkilenmemek mümkün değil. Çocuklar hayatın ilk yıllarında resim yaparlar ve şiir yazarlar. Hepimiz bu süreçten geçmişizdir. Şiirdeki o yalınlık, soyutlama olağanüstüdür. Sanatın öteki alanlarını edebiyattan, şiirden ayıramayız. Felsefe tabii ki çokça etkiliyor. Felsefe, bu soyutlama ve sonsuzluk düşüncesinde son derece ilham verici ve ufuk açıcı olabilir. Kafanızda, roman ya da şiir aracılığıyla oluşmuş bazı boşluklar vardır, ki bunlar olmalıdır. Felsefe bu boşlukların içini doldurur.

Doğanın her anı bana şiirsel gelir. Doğayla iç içe olmak, çocuk sesi, insanların ses sese şarkı söylemeleri, hasretle birbirine koşan, birbirini kucaklayan insanlar ve sevgi bana şiirsel gelmiştir.
Genel olarak sanatçıların mutsuz, yılgın anları olur. Márquez’e bir söyleşi sırasında “ne kadar üretken bir sanatçısın, nasıl başarıyorsun bunu” diyorlar, cevabı şöyle oluyor: “Öyle mi düşünüyorsun, ben hiç öyle düşünmüyorum, bazen hiçbir şey yazamayan, tükenmiş bir yazar gibi hissederim kendimi, karım bunu keşfeder ve bana eğer yaz mevsimiyse pencereleri yeşile boyamamı söyler ya da kış mevsimiyse tornavidayla fişleri verir. Bu işi yapınca bir işe yaradığımı ve benim de bu dünyada bir şey olduğumu fark ederim, bu bana hep iyi gelmiştir” diyor. Onun için de galiba üretmek, her zaman insana iyi gelen bir şeydir, diye düşünüyorum. Öteki türlü, bir tükenmişlik söz konusu olabilir, illa en yüksek düzeyde üretmek değil ama üretmek bir şey yapmak hep iyi gelmiştir, zannederim ki herkese de iyi gelmiştir.

Bir öğretim üyesi olarak çok fazla öğrenciyle karşılaştığım için şunu söyleyebilirim ki yetenek tek başına yeterli değildir. Çalışmak sanırım biraz daha önemli ama hiç yeteneği olmayan biri çalıştığında, örneğin işitmeyle ilgili sorunları olan biri, ne yaparsa yapsın müzik yapması zor. Gerçi Beethoven gibi müthiş bir örnek var ama onun hikayesi çok farklı. Sanırım öncelikle o yaratıcı potansiyele sahip olmak, üstüne de çok ama çok çalışmak gerekir. Yeteneğin azlığı çokluğu diye bakmıyorum, ama çok çalışmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Çalışmaya büyük bir alan açıyorum ben, zaten çalışmadan hiçbir şey olmuyor. Çalışmak derken sadece herhangi bir işi üretmeyi kastetmiyorum, kişinin genel bir birikim edinme çabasını da dahil ediyorum buna. Öğrenme ve deneme doğrultusundaki çalışmaktan bahsedersek, bunlar zamanla birikir, ister yazar olur ister ressam, heykeltıraş veya tasarımcı… O birikim oluştuğu zaman bir şeyler yapabilirsiniz. Tek boyutlu çalışmak sizi çok derine götürmez, çok boyutlu olmak gerekir diye düşünüyorum.



Yaşamanın tam karşılığı üretmektir. Sevmektir, barıştan yana olmaktır, vicdan sahibi olmak, adalet duygusuna sahip olmaktır. Tüm bunların hepsi üretimle olur. Ben vicdanlıyım, adilim, doğayı seviyorum, barıştan, sevgiden yanayım demekle olmuyor; bunları üretirseniz olur. Onun için de yaşamın tam karşılığı da, hak ettiği de üretmektir.
Özgün insanlardan etkilenirim. Başkasına özenmiş insanlar “sürü insanı” olarak tanımlanan kategoride gelirler. Kafamda sorular açan, bende merak uyandıran insanlardan etkilenirim.
Hayatta en mutlu olduğum yer Baksı… Şimdilerde gidemiyoruz diye üzüntü içindeyiz. Doğduğum topraklar, Anadolu coğrafyası, kırlar, rüzgârlar, kırlara düşmüş gölgeler, rengârenk bozkır… Şimdi çok yeşiller, sonra mosmor olacaklar daha sonra ise sütlü kahve olacak ve giderek daha da bozlaşacak. Rüzgârı ve ışığı orada farklı göreceksiniz. Yağmur farklı yağacak, gök gürültüsü farklı gelecek, farklı yağmur sesleri dinleyeceksiniz. Doğa…

Gelecek için son derece umutluyum. Bundan sonraki hayatımızın başka bir hayat olacağını çok net görüyorum. Bu hayatın gerektirdiği dili, teknolojiyi öğrenmek gerekiyor diye düşünüyorum. Dijital ortam meselesi son derece kıymetlidir. Benim, pandemi sonrasında öznenin önem kazanacağına ilişkin düşüncem var, özne artık kendisini gruplar içerisinde yok etmeyecek. Yine çeşitli gruplara dahil olacak ama kendi olarak yer alacak, yönlendirmelerin uzağında kalacak diye düşünüyorum. İnsan hem birey olacak, hem de daha katılımcı ve zenginleştirici olacak gibi... Bunu son derece önemli buluyorum. Doğayı yeniden keşfedeceğiz, çünkü her şeye rağmen, en masum ve en sürekli olan o. Ve daha önce de söylediğim vicdan, barış, özveri, adanmışlık gibi değerleri yeniden keşfedeceğiz gibi geliyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.