Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Ginsberg'in akıllı telefonu olsaydı




Toplam oy: 1030

Başkaldırı, tükenmek bilmeyen bir yenilik arayışı, tüketim karşıtlığı, sınırsız cinsel haz ve uyuşturucu... Beat Kuşağı sadece geçen yüzyılın 10-20 yıllık dönemine damgasını vuran çılgın bir gençlik akımı değil, bugün hâlâ etkilerini hissedebileceğimiz, bugün hâlâ aradığımız ve özlediğimiz bir ruh hali.

 

1950'ler ve sonrasında New York ile San Francisco'da heyecan verici bir kültür atağına kalkan Beat Kuşağı temsilcilerinin kuşku yok ki en önemli temsilcilerinden biri, Allen Ginsberg. Uluma, Amerika... Allen Ginsberg'in aykırı ve ilham verici yazarlığını hepimiz biliriz. Peki onu bir fotoğrafçı olarak tanıyor muyuz?

 

Nereden çıktı bu, diyecekseniz hemen söyleyelim: San Francisco'daki Yahudi Müzesi'nde Ginsberg'in çektiği fotoğraflardan oluşan bir sergi var bugünlerde. "Beat Anıları" isimli bu sergide, Ginsberg'in yıllar boyu peşini bırakmayan fotoğraf aşkı sayesinde ortaya çıkan binlerce siyah beyaz fotoğraftan 79 tanesi seçilmiş; fotoğraflar eylüle kadar sergilenecek.

 

Evet, Ginsberg aynı zamanda fotoğraflar da çeken bir yazardı. Ancak serginin küratörü Colleen Stockmann'ın, Ginsberg ve fotoğrafçılığı hakkında düştüğü önemli nota göz atmakta fayda var: "Ginsberg'in çektiği fotoğrafları sergiliyoruz, ancak bilmek gerekir ki, Ginsberg'in fotoğraf algısı bilinçli bir sanat yaklaşımına sahip değil. Şöyle düşünmek daha iyi olacaktır, eğer Ginsberg bugün yaşasaydı ve bir akıllı telefonu olsaydı, çekeceği fotoğraflar işte bunlar olacaktı."

 

Biz bu fikri çok sevdik: İşte, eğer Ginsberg bugün yaşasaydı ve bir akıllı telefonu olsaydı böyle fotoğraflar çekecek ve fotoğrafların altına bu küçük notları düşecekti. Gelin, bir yandan bir Beat resmigeçidi ya da bir Beat anı defteri olarak da görebileceğimiz bu 79 fotoğrafın birkaçına göz atalım.

 

 

 

 

Rebecca Ginsberg, Buba, çamaşırhaneci Pincus'un karısı, 1953.

 

 


 

 

Jack Kerouac 7. caddede gezerken. 1953.

 

 


 

 

William S. Burroughs ciddi görünüyor. Üzgün aşığın gözleri, 1953.

 

 


 

 

Jack Kerouac. Elinde Trenyolu Frencisinin El Kitabı var, 1953.

 

 


 

 

 

Neil Cassady ve o yılki aşkı. 1955.

 

 

 


 

 

 

Peter Orlovsky, James Joyce'un mezarında. Zürih, 1980.

 

 

EB

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.