Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Hakikatini Bulmadan Masalını Yazamazsın!



İyi
Toplam oy: 17
Yunus Nadir Eraslan, kitabının önemli bir bölümünü çocukluğundan devşirdiği anı ve sahnelerle kotarmış. Çocukluk anılarını yazmış demiyorum, çocukluk anılarından öyküler çıkarmış.

Çocukluğumun üç senesi Sivas’ın Gürün ilçesinin Çelikhan/Yazyurdu kasabasında geçti. Sekiz ile on yaşlarımdı bunlar. 1982-1985. Bunun öncesinde veya sonrasında köy, kasaba gibi yerlerde yaşamamıştım. Dolayısıyla hayatımın bu üç senesi, bana her zaman olağanüstü gelmiştir. İnanılmaz. Uzak. Yaşanmamış gibi. Ürkütücü. Masalımsı. Büyülü. Zorlu. Bulunduğumuz kasaba, kışları son derece soğuk olan bir yerdi. Sanırım bunun için “Yazyurdu” denmişti.

 

Yunus Nadir Eraslan’ın Çırak (Hece, 2018) isimli öykü kitabını okurken, ister istemez çocukluğuma ama özellikle Sivaslı senelere gidip gidip geldim. Zira Yunus Nadir Eraslan, kitabının önemli bir bölümünü çocukluğundan devşirdiği anılarla/sahnelerle kotarmış. Çocukluk anılarını yazmış demiyorum, çocukluk anılarından öyküler çıkarmış. Kitabın en lirik bölümleri bu öyküler. Öykülerdeki çocukluğu böylesine şiirsel ve lirik kılan nedir? Aynı zamanda pastoral? Muhtemelen yazarın Sivas’ta geçirdiği çocukluk seneleri. Bu çocukluğun dedelerle, ninelerle ve güzelim doğa sahneleriyle örülmüş olması…

 

On dokuz öyküden oluşan kitapta belirleyebildiğim kadarıyla on öykü bu atmosfer içinde kotarılmış. Bu öykülerden kitaba adını veren Çırak, bir saz yapım ustasını ve bu ustanın çırağı olan anlatıcımızı hikâyeleştiriyor. Sivas’tayız ya, elbette söz türküye, saza, saz ustalarına gelecek. Öykülerde zaman zaman Anadolu irfanının paha biçilmez örneklerine, türkülerine, ilahilerine yer veriliyor. Böylesi bir Anadolucu tavır, yazarımıza puan kazandırıyor. Zira Yunus Nadir, genç öykücülerimizin çoğunun aksine, bütün kanallarını, Batılı yazarlardan yapılan çevirilere açmamış. Bu toprağın ürettiği sese, geçmişe, kültüre vâkıf. Belki de ilk kitabını kırk sekiz yaşında çıkarmış olmanın avantajıdır bu biraz da.

 

İÇİNDE HAKİKAT BARINDIRMAYAN MASAL OKUNMAZ

 

Görebildiğim kadarıyla kitaptaki dört öykü de yazarın imam hatip öğrenciliği senelerine uzanıyor. Belki de kitabın en ilginç tarafını bu öyküler oluşturuyor. Bu öykülerde, bilhassa 1980’li senelerde ülkemizde İslamcı kesimin gençleri arasında esmiş fırtınalar konu ediliyor. Hasan El-Benna okuyan bir imam hatipli genç, ister istemez çevresindeki insanlarla çatışıyor. Bu arada bir vakfa devam ediyor. Vakıftaki ağabeyler, kendisinden kitap yahut takvim satmasını istiyor. Anlatıcımız, bu emirlere uymakta zorlanıyor. Özellikle Üç Kafa Üçü de Kel Kafa öyküsü, İslamcı camianın kendilerini siyasi, resmi düzenle barıştıramadığı dönemlerde geçiyor ve imam hatipli gençlerin bir dönem içine düştükleri açmazları çok güzel resmediyor. Kaset Seansları öyküsünde ise, dindar bir baba çocuklarına televizyon izlemelerini yasaklıyor. Türkiye’de birçok dindar insanın evine televizyonun girmesi büyük sorun teşkil etti.

 

Çocuklar ve gençler eve televizyon almak istediler ama ebeveynler istemedi. Benim çocukluğumda ve gençliğimde, hâlâ bu tür çatışmalar yaşanmaktaydı. Amcamın evine gizlice alınan bir televizyonun ailelerimiz içinde yarattığı çalkantıyı çok iyi hatırlıyorum. Eraslan, tam da yapması gerekeni yaparak, evinde televizyon olmayan bir çocuğun iç gerilimini büyük bir başarıyla vermiş. Kitapta yer alan “imam hatipli” öykülerinden birinde ise Yunus Nadir, lisede öğretmeni olan Sadık Yalsızuçanlar’ı portreleştiriyor. Böylece, gene, 1980’li senelerde Türkiye’de cemaatlerin birbirleriyle nasıl çekiştiği veya birbirlerine karşı ne kadar anlayışsızca davrandıkları ve iyi niyetli insanların bundan nasıl olumsuz etkilendiği anlatılmış oluyor.

 

İlk grup öykülerde çocuk, ikinci grup öykülerde liseli olan kahramanlarımız, bu defa yetişkin oluyorlar ve kitabın üçüncü grup öyküleri de böylece ortaya çıkıyor. Çocukluğunu, delikanlılığını bazı olay ve sahnelerle izlediğimiz yazar, bu defa öğretmen oluyor ve öğretmenlik veya askerlik dönemlerinden öyküler kotarıyor. PKK ile mücadele ve bu mücadele sırasında yitirdiklerimiz Ve Acı Ve Oyun Ve Ölüm öyküsünde anlatılırken, 28 Şubat sürecinin dindar bir öğretmenin psikolojisi üzerinden verildiği öykünün adı Kendine Övgü.

 

Bitirirken şunu söyleyelim: Çırak öyküsünde geçen “Hakikati bulmadan masalı yazamazsın. Yazsan da o yazılan masal değildir. İçinde hakikat barındırmayan masal okunmaz” cümleleri, yazarın öykü poetikasını veriyor. Kitaptaki öykülerin de bu yargı doğrultusunda, “hakikatli” olduklarını belirtmek isteriz. Yunus Nadir, portreler yaratıyor. Bunlar Anadolu’yu bilen herkesin aşina olduğu portreler. Bu portreleri yaşatmasını da biliyor çünkü anlattığı masalın “hakikati”ni biliyor. Bizden olan bu insanlar, sözleriyle, davranışlarıyla içimizde yaşamaya devam ediyorlar.

 

Belki bir husus daha belirtilebilir: Yazar, (en azından bazı) öykülerini çabuk bitiriyor. Finale bizi hazırlamıyor. Birkaç paragraf daha olmalı, diye düşündüğümüz oluyor. Bütün bunlara rağmen, yazar, kırk sekiz yılın birikimini öykülerine yansıtırken, hayatından, yüreğinden bir parçayı koparıp bize uzatmasını bilmiş. Hep denilir ama pek az uyulur bu ilkeye: “Kanıyla yazmış.” Bu yüzden de kanatmasını bilmiş.

 

 

ÇIRAK
Yunus Nadir Eraslan

HECE YAYINLARI 2018

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Ölüm fazla kesindir; bütün sebepler onun tarafında bulunur.” E. M. Cioran

 

Müslüm filminin başındaki bir sahne, popüler müzik türlerinde yaygın olan şarkıyı yüksek sesle, âdeta bağırarak okuma modasının ve aynı zamanda arabeskin Batı müziğinin ötekisi olarak gösterilmesi durumunun tersine ışık tutuyor gibidir. Öyle ki sanki bu ışık belli olsun diye Müslüm Gürses dinleyicisinin karşısına çıkarken elektrik kesiliyor.

Filmlerinde değişen, kentleşen, modernleşen Japonya’ya dair arka planda sunduğu nefis detaylarla farklı bir sineması var Yasujiro Ozu’nun. “Geç Gelen Bahar” (1949), “Erken Gelen Yaz” (1951) ve “Tokyo Hikâyesi”ni (1953) muhakkak görün isterim. Ama Japon Sineması’nda keşfedilmesi gereken Ozu haricinde de çok nitelikli yönetmenler var. Miyazaki’yi şahane animasyonları vesilesiyle duymuşsunuzdur.

Mizah unsuru çocuklar için vazgeçilmez ve ilgi çekici konuların başında gelir. Okurken kahkaha atmayı sever her çocuk. Tabii bir yazar onu güldürmeyi başarabilirse… Ülkemizde çocuklara kaliteli mizahı edebiyatla harmanlayarak sunan kitap sayısı çok fazla değil. İngiliz yazar David Walliams çocuk kitaplarına mizah katma becerisiyle dünyanın en çok okunan yazarlarından birisi.

Tavuk tandır aldım tepsiye. Pilav üstü az kuru, lahana sarma, yanına çorba, salata ve ayran.” Bu cümleleri bir bilimkurgu hikâyesinden okuma ihtimaliniz nedir? Müfit Özdeş’i okumadıysanız buna ihtimal vermezsiniz elbette. Ancak okuduysanız bu soruyu sormamın ne kadar abes olduğunu en iyi siz takdir edeceksiniz.

 

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.