Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

James Franco’dan ne istiyoruz?




Toplam oy: 938
Edebiyat tarihinin en önemli metinlerinden biri olan Ses ve Öfke’nin şimdi Franco’nun elinde nasıl bir şeye dönüşeceğini merak ediyoruz.

Her şeyi çabucak isteyen çocuklar gibi biraz James Franco. Henüz 36 yaşında olmasına rağmen oyunculuğunun yanına yönetmenlik, yazarlık, müzisyenlik gibi unvanları ekledi bile. Hatta kurgu masasına oturdu, görüntü yönetmenliğini denedi, yapımcılığa da devam ediyor. Kötü mü ediyor, tabii ki hayır. Ortaya çıkan işler bizi tam anlamıyla tatmin etmese de, Franco’nun kendi kuşağının en kayda değer isimlerinden olduğu konusunda şüphemiz yok. Diğer yandan birçok önemli kitabın film haklarını satın aldığı için de tartışılan bir isim. Franco’nun, William Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken (As I Lay Dying) adlı kitabının kapağında kendisinin yer alması gibi bir kesimi kızdıracak haberlere konu olması da cabası. Ortaya çıkan işler ve pazarlama stratejileri tartışmaya açık elbette. Lakin bu durumdan, yani Franco’nun edebiyata ve diğer alanlara olan ilgisinden, on parmağında on marifet hallerinden oldukça memnun olduğumuzu da belirtmek lazım. Nasıl olmayalım ki? 

 

Baştan belirtelim; oyuncu olarak James Franco’yu sevdiğimiz ve ciddiye aldığımız için diğer işlerine de olumlu yaklaşıyoruz ister istemez. Ancak, bugüne kadar yönetmenlik namına bizi heyecanlandırdığını söylemek zor. İlk yönetmenliğinde The Ape ve sonrasında çektiği Fool’s Gold ve Good Time Max ile iddiasız, küçük hikayeleri odağına alan Franco, kısa filmlerinin ardından çektiği The Broken Tower ile 33 yaşında intihar ederek yaşamına son veren Amerikalı şair Hart Crane’in hayat hikayesini anlattı. (Bir yıl önce, 2000 yılında Rob Epstein ve Jeffrey Friedman’ın birlikte yönettiği Howl’da Allen Ginsberg’i canlandıran Franco, Crane’i kendisi oynayarak bir kez daha bir yazara hayat vermiş oldu.) Sinemasal açıdan sorunlar taşısa da The Broken Tower, Franco’nun yapmak istediği sinemayı ve anlatmak istediği hikayeleri nasıl seçtiğini anlamak açısından filmografisinde önemli bir yer tutuyor. Hem Franco’nun edebiyatla olan ilişkisini görmek hem de “küçük’’ hikayelerden vazgeçmeden yoluna devam ettiğini söyleyebilmek açısından altı çizilmesi gereken bir film.

 

Franco’nun, uyarlama konusundaki ısrarı

 

The Broken Tower’dan iki yıl sonra Franco çok zor bir işe kalkışarak, Faulkner’ın bilinç akışı tekniği üzerinden işleyen anlatımı nedeniyle uyarlanması çok zor kitabı Döşeğimde Ölürken’i (As I Lay Dying) beyazperdeye aktardı. Film, kitaptaki zor ve rahatsız edici dili yansıtması, metindeki karamsarlığı yarattığı atmosferle koruması açısından oldukça başarılı olmakla birlikte “film olmak’’ konusunda fazlaca sıkıntıya sahipti. Senaryodaki boşluklar ve Franco’nun yönetmen olarak deneysel çabalarının bir yere oturmaması başta olmak üzere birçok sorunu olan bir film As I Lay Dying. Fakat, “başarısız” denip geçilmeyecek kadar özgün ve cesur bir film olduğunu da belirtmek lazım. (Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Franco’nun yüzünün kitabın yeni baskısının kapağında yer aldığı haberlerinden çok rahatsızlık duymadıysanız filme bir şans vermek fena bir fikir olmayabilir.)

 

Yönetmen James Franco, uyarlama konusundaki ısrarının “boş’’ olmadığını kanıtlarcasına bir sonraki filminde de yine edebiyata yöneldi. Beyazperdenin sevdiği yazarlardan Cormac McCarthy’nin romanından Vince Jolivette ile birlikte uyarladığı Tanrının Oğlu (Child of God) filmi geçtiğimiz ay İstanbul Film Festivali’nde de gösterildi. Yine hazmı zor, sevilmesi kolay olmayan bir romanı seçen Franco, McCarthy’nin sert dilini yansıtmak konusunda sıkıntı çekmemiş; hem karakterler arasındaki çatışmaları hem de hikayenin karanlık tarafını etkileyici bir şekilde yansıtmayı başarmıştı. Ancak, Franco kitaba fazla güvendiğinden olsa gerek bir süre sonra sadece hikayenin peşinden giden bir yönetmene dönüşüyor ve bizi ve kendisini beklediğimiz sinemasal dokunuşlardan mahrum bırakıyordu. Metnin içindeki iyilik-kötülük gibi meseleleri kurcalamak yerine yüzeysel bir anlatımı tercih etmişti. Bu yüzden ortaya çıkan film vasatı aşamıyor maalesef.

 

Üretken ve becerikli

 

Franco üretmeye devam ediyor… Sırada bir edebiyat uyarlaması daha var. Yönetmen Franco, yine Faulkner’ı ve yine çok zor bir romanı uyarlamaya kalkışıyor; edebiyat tarihinin en önemli metinlerinden biri olan ve daha önce Martin Ritt tarafından 1959 yılında uyarlanan The Sound and the Fury’nin (Türkçede Ses ve Öfke adıyla yayımlandı) şimdi Franco’nun elinde nasıl bir şeye dönüşeceğini merak ediyoruz. Bu kez senaryoyu kendisi yazmayan James Franco’nun projeleri bitmiyor tabii ki. Diğer “edebi’’ projesi ise Bukowski biyografisi. Amerikan edebiyatının en ayrıksı ve özel isimlerinden Bukowski’nin çocukluğundan ölümüne hayat hikayesini anlattığı film, bu yıl içinde gösterime girecek.

 

Hollywood’un göbeğinde yer alan popüler bir oyuncudan beklenmeyecek derecede üretken ve becerikli olan James Franco’ya kayıtsız kalmak zor. Kendisiyle, perdedeki personasıyla, oynadığı filmlerle dalga geçebilen bir oyuncu olması bir tarafa, denemeye açık ve korkusuz tavrı, oyunculuğun dışına taşan yeteneğiyle çok sık görmediğimiz bir profile sahip. Edebiyatla olan ilişkisi tartışılıyor, yönettiği filmler eleştirmenlerden geçer not alamıyor, sosyal medyada çok “hafif’’ olmakla suçlanıyor, üretkenliği “kendini pazarlamaya çalışan popüler bir yüz’’ olmasına indirgeniyor belki ama tam da tüm bunları umursamayan tavrı yüzünden yaptığı işler samimiyetini kaybetmiyor. İşini fazlasıyla ciddiye alan ama kendisini önemsemeyen bir oyuncu. Daha ne olsun…



 


 

 

* Görsel: Burak Dak

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.