Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kaplumbağaların Müdafaası




Toplam oy: 2
Yaşadığımız çağ öykülerin çağı. Hiç olmadığı kadar birbirimizin hayatıyla ilgiliyiz. Amerikan başkanı bile politikasını twitter’ın akışı içinde şekillendiriyor. Şairler geçinebilmek için senaryolar yani öyküler yazıyorlar. TV platformlarından ve TV’lerden sürekli dizi takip ediyoruz. Hikâyeye batmış durumdayız.

Bu tartışmadan artık sıkıldım ama her keresinde ucundan kıyısından da olsa dâhil olmak zorunda kalıyorum: Şiir öldü mü, ölmedi mi? Benim bu konuda birçok tezim mevcut. En iddialı olduğum tez de şu: Sanılanın aksine, şiir bir türlü ölemedi. Şiir öldü diyenlere genelde aynı soruyu soruyorum. “Tamam, şiir öldü diyorsunuz, demek ki şiirle ilgili birisiniz. O halde en sevdiğiniz şair kim?” Çoğunluk verilen cevap aynı oluyor, çünkü şiirin ölümünü ilan eden kişi kendi ölümünü de ilan etmiştir aslında, sevdiği şair otuz yıl önce ölmüş birisidir genelde. 

 

Şiirin ölüp ölmediği tartışmaları arasında ıskaladığımız bir tartışma daha var: “Öykü hayatta mı peki?” Anladığım kadarıyla şiirin ölümünü ilan etmek her entelektüel kuşağın ödemek zorunda olduğu bir bedel. Bedel diyorum çünkü bedelini ödedikten sonra tartışmayı hemen noktalıyorsunuz. Romanın azgın ticari tahakkümü altında şiir kendine bambaşka bir coğrafya seçerek tartışmadan sıyırıyor kendisini, türler üstü bir yere konumlanıyor hemen; biz de okurlar olarak hemencecik öyküdeki, romandaki, sinemadaki hatta heykeldeki şiirseli aramaya başlıyoruz. Bir töze dönüşüyor şiir artık. 

 

Bana kalsa bütün bu tartışmaların yükünü öykü çekiyor. Kerrelerce yazdım, yine tekrar edeyim. Yaşadığımız çağ öykülerin çağı. Sosyal medyadan gündelik hayatımıza kadar her yerde öyküler var artık. Hiç olmadığı kadar birbirimizin hayatıyla ilgiliyiz. Amerikan başkanı bile politikasını twitter’ın akışı içinde şekillendiriyor. Instagram’da hikâyeler paylaşıyoruz; hepimiz mutluyuz o hikâyelerde, hepimiz tatildeyiz. Şairler geçinebilmek için senaryolar yani öyküler yazıyorlar. TV platformlarından ve TV’lerden sürekli dizi takip ediyoruz. Hikâyeye batmış durumdayız. 

 

Bu düşüncemi destekleyen bir kitap okuyorum şimdilerde. Kolombiyalı romancı Juan Gabriel Vasquez’in Çarpıtma Sanatı’nı. Vasquez denemelerini bir roman yazarı olarak “içeriden” yazıyor. Roman sanatına yönelttiği ışıldağı, edebiyatın gündelik meselelerini de aydınlatıyor. Kolombiya edebiyatından yola çıkarak dünya edebiyatının genel konuları üzerine de düşünüyor. Kitaptaki bütün yazıları sevdim, üzerine düşündüm, düşünüyorum ama özellikle Kaplumbağaların Müdafaası denemesine daha bir tav oldum. Vasquez, öykü türü üzerindeki sessizliğe çekiyor dikkatimizi. Öykünün bir tür olarak arada kaldığını düşünse de, öyküden roman için vazgeçen yazarları diline dolarken, öyküden bir türlü vazgeçemeyen yazarları da anlamak istiyor. 

 

Öykü bir yoğunluk sanatı bana kalsa. Her öykücü gide ede bir hakikati söylemek ister. Ya da hadi açık konuşayım; ben öyküsünün başında veya sonunda bana bir hakikati fısıldayan öykücüleri daha bir severim. Mustafa Kutlu’dan Aykut Ertuğrul’a kadar takip ettiğim, sevdiğim, ilgi duyduğum yazarlar tarzları farklı farklı da olsa hep aynı “hakikati” söyler gibi gelir bana. Çehov’un şu sözünü de ayrı severim bu yüzden: “Bir öykü tamamlandığında insan onun başını ve sonunu silmelidir.” Raymond Carver’ın da çalışma masasının yanındaki duvarda Çehov’un bir öyküsünden alınmış şu söz asılıymış: “Ve birden onun için her şey apaçık oldu.”

 

Çehov’un Carver’ın odasında asılı duran sözü o kadar isabetli ki, öykü bütün o kısalığına ve yoğunluğuna rağmen her şeyi apaçık söyleyebilen bir sanat. Ama öyküye şimdilerde bizzat öykücüler ya da okurları ihanet ediyor sanırım. Öyküyü bırakıp roman yazmaya, roman okumaya başlıyorlar. Sözü Vasquez’e bırakalım: “Öykü ölmüyor, ama zirveye ulaşmanın zevkini de hiçbir zaman yaşamadı. Aynı şekilde, öykü romanın muhatap olduğu eleştirel düşüncenin çok küçük bir kısmını bile kendine çekemedi, bununla birlikte yazarlarının ona harcadığı düşünce yoğunluğuna başka hiçbir sanat dalında rastlanmaz. Sanırım bunun bir nedeni var: Belli teknik gereçler, belli tarihsel bilgi, belli teorik keşifler hakkında derin bir bilgiye sahip olmadan öykü yazarı olunamaz, hatta kötü öyküler bile yazılamaz. Poe, Çehov, Quiroga, O’Conner, Hemingway, Tobias Wolff: Hepsi, ister bir aysberg biçiminde olsun ister on emir, yaptıklarının teorisini oluşturma ihtiyacı hissettiler.” 

 

İyi öykücülerin çoğunda gördüğüm bir hasleti Vasquez yerinde tespit etmiş; “yaptıklarının teorisini oluşturmak ihtiyacı.” Öyküden vazgeç/e/meyen yazarlar da o teoriye biat etmiş olanlar sanırım. 

 

TÜRKÇEDE BİR BAŞKA JOYCE

Ulysses Türkçedeki üçüncü çevirisine kavuştu. Böylesi “dev” kitapları başka başka gözlerden okumak bir hayli keyifli. Ulysses Türkçeye ilk olarak Nevzat Erkmen tarafından çevrildi. O ilk bütünlüklü çeviri yayımlandığında olay olmuştu tabii. Sonra Armağan Ekici çevirdi bu kışkırtıcı kitabı. Kendi dilinde bile okunması güç olan bu kitabın Türkçedeki serüvenine yeni bir çeviri katıldı, Fuat Sevimay’ın Kafka kitaptan çıkan çevirisi. Her yeni çeviriyle birlikte Ulysses tabii ki “zor kitap” algısından kurtuluyor. Özellikle Sevimay’ın çevirisi için akıcı ve eğlenceli diyebilirim. Ben kendi adıma Armağan Ekici’nin çevirisinden tamamını okumuştum kitabın. Sevimay’ın çevirisinde de sevdiğim bölümleri yeniden okudum. Cenaze ve gazetedeki uzun tartışma, sohbet bölümlerini çok sevdim.

 

“31 ARALIK 1984. YARIN 1 OCAK, EDEBİYAT OLMAYACAK”

Böyle yazmıştı Nuri Pakdil usta Edebiyat dergisi kapandığında defterine. Pakdil ustanın ahirete doğduğu haberini aldığımda aklımdan neler geçti neler… Sevgili şair Orhan Tepebaş’la deli bir sahafın dükkânından Biat’ları alışımız, Sükût Suretinde’nin yayımlandığı yıllarda çıkan tartışmalar… Edebiyat dergisinin eski sayılarını okurken keşfettiklerim karşısındaki şaşırmalarım… Pakdil çığır açıcı bir yazardı. Denemelerinden tiyatrolarına hep yenilik peşinde koştu. Batı’yı anlama ve yargılama biçimi bile bambaşkaydı. Her bilgiyi, dünyaya dair her hakikati kendi geliştirdiği sözlükten süzmeyi severdi. Bu yüzden çok tartışıldı. Yazmayı “eylem” olarak görmesi, okumaya verdiği “devrim”ci değer hep ilgi çekti. Hayatı boyunca yalnızlığı seçti Pakdil. Bu o kadar zordur ki, hele hele Pakdil gibi bile isteye seçilmiş yalnızlık…

 

“Eylem”ini hayatına yaydı Pakdil. Cenazesinde bile ortaya çıkıp merhum Akif İnan ağabeyin Mescid-i Aksa şiirini okuyan o gencin “eylem”iydi Pakdil’in beklediği. Sanırım yaşlılığında biraz biraz karşılığını da gördü. Allah mezarını o çok sevdiği Sultanahmet Camii’nin güvercinleriyle kuşatsın, cennette, Mescid-i Aksa benzeri bir evi olsun inşallah.

 


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.