Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Karşılaştırmalı Eleştiri // Neden Kenarda?




Toplam oy: 921
André Kertész’in 1954 tarihli bir New York fotoğrafına iki Türkçe kitapta da rastlamıştık; Tomris Uyar’ın Yaz Düşleri Düş Kışları’nda ve Ayhan Geçgin’in Kenarda’sında.

Roland Barthes, fotoğraf üzerine düşüncelerine yer verdiği Camera Lucida isimli kitabında –fotoğraf sanatının en büyük isimlerinden biri olarak kabul edilen– André Kertész ile ilgili şöyle bir anekdot aktarır: “Life’ın editörleri 1937’de ABD’ye gelen Kertész’in fotoğraflarını geri çevirmişler, neden olarak da bunların ‘çok fazla konuştuğunu’ söylemişlerdi; bu fotoğraflar bizim düşünmemizi sağladılar, bir anlam –bire bir olandan farklı bir anlam– önerdiler.” (çev. Reha Akçakaya, Altıkırkbeş Yayın, s. 54) Bu reddedişi olumsuz olarak algılayamayız, Life dergisinin editörleri belli ki –sanatsal bakıştan uzak– farklı bir kaygı taşıyorlardı ve bir yönden de haklılardı; çünkü gerçekten de düşündürücüdür André Kertész’in fotoğrafları. Karşımızdaki karelerle ilgili hemen bir yargıya varmak ya da hemen “bir şeyi” temsil ettiğini söylemek pek kolay değildir. İşte bu “riski” göze alamamış olabilir Life editörleri, ancak anlaşılan bu durum, yayınevlerinin gözünü pek korkutmamış!

 

Don DeLillo’nun Underworld kitabının Amerika’daki ve İngiltere’deki kimi baskılarının kapağında André Kertész’in bir fotoğrafı kullanılmış. 1972 tarihli bir New York fotoğrafı... Sanatçının bir başka New York fotoğrafı da, Lorrie Moore’un Like Life isimli bir öykü kitabının kapağında yer alıyor. Her iki yazarın da Türkçede yayımlanmış kitapları var ama “André Kertész’li kitapları” henüz çevrilmiş değil. Yine de ilk bakışta bile Lorrie Moore’un kitabı daha aşina gelebilir, çünkü söz konusu kapak fotoğrafına iki Türkçe kitapta da rastlamıştık; Tomris Uyar’ın Yaz Düşleri Düş Kışları’nda ve Ayhan Geçgin’in Kenarda’sında...

 

André Kertész’in 1954 tarihli bu karlı fotoğrafı, New York’ta yer alan Washington Meydanı’ndaki bir anı ölümsüzleştirmiştir. André Kertész fotoğraflarının tipik özelliklerini bu karede de görürüz; yine siyah-beyazdır, yine geometrik formlar dikkat çekmektedir ve yine “çok fazla konuşmaktadır.” Fotoğrafın merkezine yakın bir konumda o yalnız yürüyen adam, sol üst köşeden kadraja giren –uzun paltosunun etek kısmı havalanmış– o kadın, kar üstündeki belli belirsiz izler, çıplak ağaçlar, boş banklar... Aslında bu fotoğrafın bir seriye ait olduğunu söyleyebiliriz. André Kertész, belli ki o günün akşamında da, aynı noktadan bir fotoğraf daha çekmiş. Bu sefer kimse yok etrafta, banklar yine boş, sokak lambaları yanmış ve kar üstünde de daha belirgin bir iz var; o yalnız yürüyen adam akşam saatlerinde aynı yoldan geri dönmüş olabilir mi?

 

Hangisine daha çok yakışmış...

 

Kuşkusuz kapakta kullanılacak görseller vd unsurlar, normalde kitaptan yola çıkılarak seçilir; burada ise, yayınevlerinin yönteminin aksine, kapaktaki görselden yola çıkarak yorumlayacağız kitapları. Madem aynı fotoğraf kullanılmış, bu fotoğrafın hangi kitaba daha çok “yakıştığının” cevabını bulmaya çalışacağız...

 

Örneğin Tomris Uyar’ın kitabındaki ilk öykünün karlı bir manzarayla açılması, kapak fotoğrafıyla ilk teması da sağlıyor. “‘Öfff... Kış!..’ Yaşlı kadın, pencereden bakarken, bir an, beyaz kolalı perdeyi rastgele tutmuştu.” Sanki o yaşlı kadının penceresinden bakarken gördüğüdür kapaktaki fotoğraf. Ama fark edileceği gibi üzerinde biraz oynanmış fotoğrafın; yönü değiştirilmiş mesela ve amorf bir “sarılık” eklenmiş. Anlaşılan o ki, kitabın adındaki “mevsimsel geçiş”e uyumlu hale getirilmeye çalışılmış. Gerçekten de yalnızca kış manzaraları eşlik etmiyor Tomris Uyar’ın bu kitabındaki öykülere. İlk öyküde, dışarıda el değmemiş bir kış hüküm sürüyor olabilir ama yaz başında bir ikindide, bir bahar gecesinde ya da bir bahar sabahında ya da boğucu bir yaz gününde geçen öyküler de okuyoruz Yaz Düşleri Düş Kışları’nda. Fotoğraflar da var kitapta, hatta fotoğraf “okumaları” da; ama...

 

Ayhan Geçgin ilk kitabı olan Kenarda’nın kapağında ise, olduğu gibi kullanılmış fotoğraf. Kadraj orijinal fotoğraftan daha dar ama Yaz Düşleri Düş Kışları’ndakinden daha geniş. Anlatılan hikayeye uygun olarak o yalnız adama yaklaşılmış biraz. Oysaki, Tomris Uyar’ın gerçek ile düş arasında gidip gelen öykülerindeki gibi, Ayhan Geçgin’in romanında da belirgin bir çerçeveden söz etmek mümkün değil. “Sıkıntılı bir ruhun başdönmeli dolaşması” şeklinde bir “muğlaklık”la tanımlanmıştı roman ama bu sayfalar için en uygun sözleri, zamanında Asuman Kafaoğlu-Büke etmişti: “Ayhan Geçgin’in ilk romanı Kenarda için bir roman denemesi demek daha doğru olur, çünkü klasik romandan uzak bir roman anlayışıyla yazılmış. İlk sayfalar boyunca kitaba konsantre olup anlamakta epey güçlük çektim. Sanki açık bırakılmış bir kamera her şeyin görüntüsünü kaydetmiş ve bir şekilde sözcüklere dökmüş okura aktarıyor hissine kapıldım. Hiçbir kahramanın olmadığı, sadece sokak görüntülerinin aktarıldığı uzun bölümler boyunca sürüyor roman. Romanın kahramanı sandığımız kişinin gittiği, bulunduğu mekânları en ince ayrıntılarına kadar öğreniyoruz oysa kahramanın kim olduğunu, neden buralarda gezdiğini roman bittiğinde bile hâlâ bilmediğimizi anlıyoruz. Neden Kenarda?” (Cumhuriyet Kitap, 2 Ekim 2003)

 

“Neden Kenarda” sorusunun cevabını burada araştırmaya girmeyeceğiz ama bu roman için neden André Kertész’in bu fotoğrafının kullanıldığını açıkça anlayabiliyoruz. Asuman Kafaoğlu-Büke’nin cümlelerin yanı sıra, romandaki şu cümleler örneğin: “Yürüyordu. Her zaman yaptığı bir şeydi bu, şimdiye kadar dünyanın çevresini birkaç kez kat edecek kadar yürümüştü. Sanki tüm yaşamı boyunca yürümüştü. Yürümek için değil ama başka bir şey yapamadığından, yapabileceği tek şey bu olduğundan yürüyordu.” Fotoğraftaki o adamı hatırlıyoruz ister istemez. Hatta şu cümleler de, sanki aynı fotoğrafın gece çekilmiş hali için yazılmış: “Gece sakin bir biçimde uzanıyordu. Sakindi ama içinde daha şimdiden başka bir şey deviniyordu. Durgun, yumuşak, kıpırtısız yüzeyinde sessiz girdaplar oluşuyordu. Usulca yüzeye çarpıp ileriye atılan, sonra sönen dalgalar içinde gelecek bir gecenin varlığını bildiriyor, bağrında ışığın yokluğuna kavuşacağı yoğun gecenin vahşi tedirginliğini yaşıyordu.” 

 

Sonuç olarak; bir sokak fotoğrafçısının, fotoğraf için sokakları arşınlayan André Kertész’in fotoğrafı, kahramanı sürekli sokaklarda dolaşan bir romanın kapağına daha çok yakışmış galiba...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.